13 Şubat 2014

Sony PMW-300 Deneyimi


   XDCAM ürün grubunun yeni modellerinden biri olan PMW-300, yüksek satış rakamlarına ulaşmış olan XDCAM EX3'ün yerini aldı. Yaklaşık yedi yıl önce piyasaya çıkan EX3, sağlamlığı ve pratikliği ile son derece başarılı olan ve benim de sıklıkla kullanmakta olduğum bir kamera. Ancak, ilerleyen video teknolojileri, yeni kayıt formatlarının ortaya çıkması ve kullanıcıların daha yüksek kayıt standartlarına ulaşma beklentileri, PMW-300 'ün geliştirilmesinde büyük rol oynadı.

Sony PMW-300
Sony PMW-300

    PMW-300, 4:2:2 renk örneklemesiyle ve saniyede 50 Mb bit-rate oranıyla HD görüntü kaydı yapabiliyor. Kamera, ürün grubunun daha alt modellerinden farklı olarak, bu yıl çıkacak opsiyonel bir yazılım yükseltmesi ile XAVC formatında da kayıt yapabiliyor olacak. PMW-300'ün en dikkat çekici özelliğinin bu olduğunu düşünüyorum. XAVC formatı Sony tarafından ilk kez PMW-F55 ve PMW-F5 modellerinde kullanılmaya başlandı. 12-bit'e kadar renk derinliği ve 4:4:4 renk örneklemesi gibi son derece yüksek bir görüntü kalitesi sunan bu formatı, PMW-300'ün kullanım ömrünü son derece uzatacak bir yazılım yükseltme yatırımı olarak görüyorum.
    Şu anda piyasada bulunan PMW-300, PMW-300K1 model adı ile satılıyor. K1, kameranın Fujinon marka 14x zoom oranlı HD lens ile birlikte satılan modelinin adı. Bu lens, EX3 ile birlikte gelen lens ile aynı ve F1.9 diyafram açıklığı ile son derece de hızlı. PMW-300K2 model adı ile bu yıl içerisinde piyasaya çıkacak modelde ise, 16x zoom oranlı ve yine Fujinon marka bir lens olacak. Zoom oranındaki fark dışında, K2 modeli ile birlikte gelecek lenste görüntü dengeleyicinin(image stabilizer) bulunmaması ve filtre çapının 82mm olacak olması en önemli fark.


Sony PMW-300

   PMW-300'de 3 tane EXMOR CMOS sensör bulunuyor. Yüksek hassasiyetli bu sensörler ile, tıpkı PMW-200 modelinde olduğu gibi, düşük ışık koşullarında son derece iyi sonuçlar alınabiliyor. Ürün grubunun diğer kameralarından farklı olarak PMW-300'de, “3D Noise Reduction” yani üç boyutlu gürültü azaltma isimli yazılımsal bir gürültü azaltma teknolojisi kullanılmış. Böylece, PMW-200 ve PMW-100'de gözlemlediğim, olması gerekenden biraz daha fazla olan gürültü oranı da azaltılmış.
   Kameranın dikkat çekici bir diğer özelliği de yeni tasarım vizör ve LCD ekranı. EX3'te kullanılan vizör sistemi tamamen değiştirilmiş ve çok daha fonksiyonel bir tasarım ortaya çıkmış. LCD ekran, 3,5 inç büyüklüğünde ve 960 yatay 540 dikey gibi yüksek bir piksel çözünürlüğüne sahip. Böylece, son derece hızlı ve pratik net yapılabiliniyor. İstenildiği zaman sökülebilen bu vizör sistemi, 360 derece dönebiliyor. LCD ekrandaki görüntü bir ayna vasıtası ile, açılıp kapanabilir vizöre yansıtılıyor ve tıpkı klasik bir vizör kullanımındaki gibi izlenebiliniyor. İstenildiği zaman, vizör kapağı kaldırılarak görüntü aynadan yansıtılan LCD ekran görüntüsünden takip edilebiliyor. Eğer LCD ekranı direkt görmek veya görüntü, kameranın yan tarafından takip edilmek istenirse, aynanın olduğu bölüm de açılarak ekrana ulaşılabilir. Bu üç kademeli ve tamamen ayarlanabilir sistem, kameranın boyutlarına oranla biraz büyük olsa da, kullanım ihtiyaçlarına göre pratik bir şekilde ayarlanabildiği için gerektiği durumlarda çok verimli olabilir. Vizörün kamera bağlantı noktaları metalik bir malzemeden imal edildiği için son derece sağlam görünüyor.

Sony PMW-300

   EX3'ün alışılmışın dışında, yarı omuz tipi olarak adlandırılan kendine özgün bir tasarımı vardı. PMW-300'de bu tasarım değiştirilmiş ve klasik bir el kamerasına daha çok benzeyen bir tasarım yapılmış. Ancak, gerektiği durumlarda destek olması için, kameranın altına kızak sistemi ile kapanıp açılabilen bir omuz destek aparatı yerleştirilmiş. Bu kızaklı destek sistemi, bana ilk bakışta sanki çok fazla etkili olmayacakmış izlenimi vermişti; fakat kamerayı açıp omuzuma aldığımda, aslında verimli çalışan ve ele yüklenen ağırlığın neredeyse yarısını omuza aktaran bir sistem olduğunu anladım. Uzun süren aktüel çekimlerde operatörü rahatlatan bu pratik sistem ile daha az sarsıntılı ve yorucu olmayan aktüel çekimler yapmak mümkün.
   2 adet SDI çıkışı, timecode girişi ve çıkışı, genlock girişi, i.LINK girişi ve çıkışı ve HDMI çıkışı gibi zengin giriş çıkışlara sahip kamera, ayrıca 4 kanal ses kaydı yapabiliyor. 15 saniyeye kadar önbellek kaydı, saniyede 60 kareye kadar ağır çekim modu(720p'de), wi-fi ile farklı cihazlarla bağlantı kurma ve önceden hazırlanan meta veri dosyalarını yükleyebilme, kameranın diğer gelişmiş özellikleri arasında yer alıyor. PMW-300'de, XDCAM EX kameralar ve serinin daha alt modellerinden farklı olarak dahili bir fan da bulunuyor. Tahminimce, ileriye dönük olarak ve XAVC formatının yüksek işlemci gücü gereksinimi düşünülerek konulmuş olan bu fanın hava çıkışı, kameranın üst tarafında ve tutamaçın hemen altında yer alıyor. Son derece sessiz olan fan, eğer istenirse, menüdeki bir seçenek ile ayarlanabiliyor ve kayda girince otomatik olarak kapanabiliyor.
   Kamerayı çantasından çıkartıp incelemeye başladığımda dikkatimi ilk çeken şey, kameranın beklediğimden biraz daha ağır olmasıydı. Orta boy bir pil, iki SxS kart, lens güneşliği ve harici mikrofon da takılıyken kameranın toplam ağırlığı 4 kilonun üstüne çıkıyor. Bir el kamerasına göre beklenenden daha ağır olmasında, kameranın son derece sağlam metal bir gövdeye sahip olması, LCD ve vizör sisteminin daha gelişmiş olması ve dahili omuzluk sisteminin etkisi çok. Eğer hafif ve daha ufak ebatlarda bir el kamerası arıyorsanız, belkide PMW-200 daha uygun bir tercih olabilir. Ancak, eğer aradığınız kamera bir omuz kamerası ise, PMW-300 uygun fiyatlı ve ufak ebatlı bir alternatif olabilir. 

Sony PMW-300

 
   Halen bir XDCAM EX serisi kameraya sahipseniz, PMW-300'e geçiş yapmak çok daha kolay ve uygun fiyatlı olabilir. PMW-300'ün düğmeleri ve menü yapısı XDCAM EX serisi kameralarınki ile neredeyse aynı. Ayrıca, sahip olduğunuz pilleri, kartları, kart okuyucuları, lens adaptörünü, birçok aksesuarı ve tabii daha da önemlisi neredeyse aynı iş akışını PMW-300'de de kullanabilir ve yatırım maliyetinizi düşürebilirsiniz.
   Kameranın ürettiği görüntüyü test edebilmek ve 4:2:2 renk örneklemesi ile saniyede 50 Mb bit-rate oranının olumlu etkilerini en iyi şekilde görebilmek için Recce Films'in Kadıköy'deki stüdyosunda bir yeşil ekran(green box) çekimi gerçekleştirdim. Elde ettiğimiz sonuçlar gayet tatminkârdı. PMW-300, beklenildiği gibi, düşük gürültülü ve kaliteli görüntüler verdi. Çekilen görüntülerin fonuna başka görüntüler eklemek, son derece hızlı ve başarılı bir şekilde gerçekleşti.


   Sağlam yapısı, XAVC kodeğini destekleyecek olması, değiştirilebilir bir lense sahip olması ve 4:2:2 50 Mb/sn kayıt kalitesi ile PMW-300, EX3'ün yerini fazlasıyla ve birçok üstün özellikle dolduruyor. Eğer uygun fiyatlı ve omuz kamerasına alternatif olabilecek çok yönlü bir kamera arıyorsanız, PMW-300 son derece doğru bir tercih olabilir.

28 Ocak 2014

Pamirler'in Kalbine Yolculuk


   Orta Asya’nın en uzak köşelerinden birine, neredeyse hiç bir insanın ayak basmadığı yerlere, ücrâ kavramını yeniden tanımlamama neden olacak topraklara, yani Tacikistan’ın doğusundaki Pamir Dağları’na 2005 Yılı'nda yaptığım bir yolculuğun hikayesi bu.



   Orta Asya’nın uçsuz bucaksız stepleri arasında yükselen dağ sıralarından biri olan Pamirler, büyük bölümü Tacikistan’da olmak üzere, Kırgızistan ve Çin topraklarında yer alıyor. Benim bu dağlara gidiş amacım ise bu bölgeye özgü ve ismini Venedikli ünlü gezgin Marco Polo’dan alan Marco Polo koyunlarını bir belgesel için görüntülemek. Sadece Pamirler’in yüksek bölgelerinde yaşayan bu nadir vahşi koyun cinsi etkileyici şekil ve büyüklükteki boynuzları ile tanınıyor.
   Bölgeye ulaşmak için önce Kırgızistan’a oradan da Kırgız-Art geçidi üzerinden Tacikistan’a geçmeye karar verdik. Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e indikten sonra güneydeki Oş şehrine Rus yapımı eski bir Antonov uçağı ile uçtuk. Bu noktadan sonra kara yolu ile sınırı geçip bölgeye ulaşmaktan başka bir yol yok. Bozuk toprak yollarda saatlerce süren yolculuktan ve sayısız kontrol noktasından sonra Kyzyl-Art geçidinden Tacikistan’a ulaştık. Aralarında bölgenin en yüksek zirvelerinden biri olan Peak Lenin’in de bulunduğu yüzlerce zirve manzaramızın birer parçası. Bir süre sonra ilk konaklama yerimiz olan Kara-Kul gölü kıyısındaki ana kampa varıyoruz. Saatler süren yol boyunca gördüğümüz tek şey bir kaç tane araç. Etrafta hiç bir yerleşim yeri yok. Ana kamp denilen bu bina ise bölgeye gelen batılı avcıların konaklaması için bir Rus turizm şirketi tarafından yapılmış. Bahçesindeki bayrak direğinde Rusya Federasyonu bayrağı dalgalanıyor.
Kara-Kul Gölü Orta Asya’nın en büyük ve en yüksek göllerinden biri. 380 km ² yüz ölçümünde olan ve 3900 metrede yer alan göl, milyonlarca yıl önce bir meteor çarpması sonucu oluşmuş ve bu gerçek ancak yetmişli yıllarda çekilen uydu fotoğraflarının incelenmesi sonucu anlaşılmış. Gölün civarında yapılacak kısa bir yürüyüşle deforme olmuş, parçalanmış ve kararmış kaya veya taşları görmek mümkün.

Kara-Kul Gölü kıyısındaki ana kamp.


MURGAP

    Ekibimizin büyük bir bölümü ABD’den gelen avcılardan oluşuyor. Dünyanın bir çok değişik bölgesinde ‘big game’ yani büyük oyun olarak adlandırdıkları avlarda bulunmuş ve değişik türlerde hayvanlar avlamış olan ekibin bu seferki hedefi Marco Polo koyunları. Rehberlerimiz ise bölge konusunda deneyimli olan yerel halk. Yaklaşık on beş kişiden oluşan ekip ertesi gün ikiye bölünüyor. Bir kısmı Kara-Kul Gölü’nün kıyısındaki ana kampta kalırken, benim de dahil olduğum altı kişilik ekip Çin sınırına yakın Murgap isimli bölgeye gitmek üzere gece yarısı yola çıkıyor. Sabahın erken saatlerinde bölgeye varıyoruz. Burada, yaklaşık 4500 metre irtifada olan ve Tacikistan - Çin sınırını belirleyen dikenli tellerin hemen yakınlarına yapılmış iki odalı ufak bir kulübeye yerleşiyoruz.
    Çevreye bakmak için dışarı çıkıyorum. Etrafı 5000 metrelik dağlarla çevrili genişce bir düzlükteyiz. Her yer karlarla kaplı ve etrafta hiç bir yerleşim yok. Uzaklara, Çin tarafına doğru baktığımda iki tepenin arasından yükselen dev bir kütle görüyorum. İşte orada. Orta Asya’nın en yüksek zirvelerinden biri olan meşhur Muztag-Ata Dağı. 7546 metre yüksekliğindeki bu dağ, muhteşem görüntüsü ve heybetiyle görenleri büyülüyor.
Çin sınırı ve arkada Muztag-Ata Dağı


   Kulübemizin bulunduğu düzlük alanda bir de yak sürüsü var. Orta Asya’nın ve Himalayalar'ın yüksek bölgelerinde yaşayan bu hayvanlar uzun tüyleri ve boynuzları ile tanınıyor. Yakınlarda yaşayan ve geçimini bu yaklarla sağlayan bir Kırgız ailesine ait olan sürüde yaklaşık 40 kadar yak var. Oldukça sakin görünen yaklar zamanlarının büyük bölümünü kar altında kalmış otlara ulaşıp karınlarını doyurmaya çalışarak geçiriyor.

Donmuş bir yak boynuzu.



PAMİRLER’İN YÜZLERİ

    Yerel rehberimiz olan ve bölgeyi avucunun içi gibi bilen Salih, Kırgızistan’ın Oş şehrinde eşi ve iki çocuğu ile birlikte yaşayan bir Kırgız. Kendi aramızda rahatlıkla anlaşabiliyoruz. Bir çok ortak kelime kullandığımızı anlıyor ve her seferinde çok şaşırıyoruz. Salih, geçimini keskin gözleri ile bu bölgede rehberlik yapıp Marco Polo koyunlarını bularak sağlıyor ve herhangi bir Kırgız ailesinin ortalama kazancından çok daha fazlasını, yılın altı ayını bu dağlarda geçirerek kazanabiliyor.
    Ekibimizde aşcılık ve rehberlik yapan iki tane de Tacik var. Birinin adı Hüseyin. Tacik iç savaşı sırasında bir kumandan olduğunu söyleyen Hüseyin şimdi bizimkine benzeyen av turlarında rehberlik yaparak geçimini sağlıyor. Tacikistan’ın bu bölgesinde yaşayan halkın bir bölümü Farsi kökenli. Konuştukları dil ise Farsça’ya çok benziyor. Afgan halkıyla da akraba olan bu toplum, İslamiyet’in Şii mezhebinin İsmaili topluluğundan. Ağa Han ailesi önderliğindeki bu topluluk Orta Doğu ve Asya’nın bir çok değişik coğrafyasında yaşıyor.
Takip eden günlerde bölgedeki yüksek vadi sistemlerinde Marco Polo koyunlarını arıyoruz. Zaman zaman 40-50 başdan oluşan sürülerle karşılaşıp bunları görüntülüyorum. Bazen, kilometrelerce öteden kokumuzu alıp yükseklere doğru kaçıyorlar. Bölgedeki tek canlılar vahşi koyunlar değil. Bu dağlara özgü dağ keçilerine ve kurt sürülerine de rastlıyoruz zaman zaman. Kurtlar, Anadolu’dakilere kıyasla çok daha iri. İlk kez uzakdan gördüğümde biraz ürküyorum ancak etrafımdaki herkesde tüfek olduğunu hatırlamam içimi rahatlatıyor.


YÜKSEK İRTİFADA SATRANÇ

    Dağlarda koyun peşinde oradan oraya koşuşturmak dışında kalan ve kulübede geçen zamanlarda kendimize bir uğraş edinmek için yaptığımız arayışlar bir sonuç veriyor. Rus rehberimiz Nikolai ile bir satranç takımı yapmaya karar veriyoruz. Ben tahtayı, o da taşları yapacak. Hemen dışarı çıkıp kulübenin önündeki yakacak yığınından uygun bir tahta parçası buluyorum. Sobadan çıkardığım kömürleşmiş parçalarla da tahtanın üstüne siyah kareleri ve çizgileri çiziyorum. Nikolai ise taşlar için son derece yaratıcı bir çözüm buluyor. Biraz un ve suyu uygun bir kıvama gelene kadar yoğurup şekillendiriyor ve sobanın üzerinde pişiriyor. Böylece satranç taşlarımız da hazır oluyor. Kalan günlerde Nikolai ile onlarca çekişmeli oyun oynuyoruz. Bir çoğunu o kazansa da arada sırada benim de kazandığım oyunlar oluyor.

El yapımı satranç tahtası ve taşları



SINIR GÜVENLİĞİ VE UYUŞTURUCU TRAFİĞİ

   Kaldığımız kulübe Çin sınırına çok yakın. Sovyetler zamanında yapılan ve sınır boyunca uzanan dikenli ve elektrikli teller hala sapasağlam. Henüz çevredeki yerleşimlerde bile elektrik yokken bu ıssız coğrafyaya yıllar önce elektrik getirilmiş. Sovyetlerin dağılması ve Tacikistan devletinin kurulması ile tellere verilen elektrik kesilmiş. Bu kadar uzun ve dağlık bir sınırın güvenliğini sağlayan bu tellere çok iyi bakıldığı hemen fark ediliyor. Sınır güvenliğine bu derece önem vermelerinin bir diğer nedeni ise, bölgenin dünyanın en önemli uyuşturucu trafiğine sahip olması. Afganistan’da üretilen başta esrar olmak üzere bir çok uyuşturucu madde Tacikistan’dan sonra diğer Türki Cumhuriyetler ve Türkiye üzerinden yasa dışı yollarla Avrupa’ya ulaştırılıyor. Şehirlerarası yollarda sık sık yapılan kontrollerin nedeni de işte bu uyuşturucu trafiğini azaltma düşüncesi. Avrupa Birliği’nin de desteğiyle gerçekleşen bir projenin parçası olan bu arama noktaları bugün maalesef amacından sapıp, ‘baksheesh’ yani rüşvet toplama noktaları haline gelmiş durumda.

Muztag-Ata Dağı



MEDENİYETE DÖNÜŞ

   Bu ıssız bölgede bulunma nedenim olan Marco Polo koyunlarını, şansımızın olduğu günlerde görüntüleme fırsatını yakaladık ve geçen 12 günün ardından Kara-Kul Gölü kıyısındaki ana kampa dönüş yoluna geçtik. Gelirken havanın karanlık olması nedeniyle göremediğim Asya kıtasının, motorlu araçların geçmesine uygun en yüksek geçitlerinden biri olan 4655 metre yüksekliğindeki Ak-Baital Geçidi’nden geçiyoruz. Ak-Baital Türkçe’de beyaz at anlamına geliyor. Bu geçit ilk açıldığı yıllarda dünyanın en yüksek geçitlerinden biriymiş. Yapımı sırasında bir çok işçinin öldüğü geçidin en tepe noktasında, ölen işçiler anısına yapılmış bir de anıt bulunuyor.
   Ana kampımızda, günlerdir uzak kaldığımız banyo, elektirik ile aydınlanma, uydu telefonu, televizyon ve yatak gibi konforlarla bir kaç gün boyunca hasret giderip yine Kyzyl-Art geçidi üzerinden Kırgızistan’a dönüyoruz.
   Dünyanın çatısı diye adlandırılan etkileyici, ama bir o kadar da geri kalmış bu coğrafya şimdilik sadece av merakı olan insanları ağırlayabiliyor. Ancak döndüğü her köşede karşısına yaşanacak bir macera çıkacağını bilen ve dünyada hala pek çok keşfedilmemiş köşe olduğunu da bilen maceraperest gezginler için bu bir engel olamaz.


31 Aralık 2013

Yeni Bir Kitap: Derinlerin Sırrı

   Ülkemizde, sualtı dünyası ve donanımlı dalış sporu üzerine kitap hazırlayan çok az yazar var maalesef. Ancak bir kişi var ki, bu alanda yazdığı birbirinden değerli ve başarılı eser ile bir istisna; Mahmut Suner.
   Mahmut Suner'in son kitabı olan "Derinlerin Sırrı", kendi yazıları da dahil olmak üzere, farklı araştırmacılar ve bilim insanlarının ülkemiz suları üzerine hazırladığı yazı ve makaleleri içeriyor. Ülkemiz karasularındaki ilginç batıklardan, Kaçkar Dağları'ndaki Deniz Gölü'ne yapılan bir araştırma dalışına kadar bir çok farklı konuda makalenin olduğu kitapta ayrıca, yüzden fazla renkli su üstü ve sualtı fotoğrafı da yer alıyor. Bu fotoğraflar arasında, benim çekmiş olduğum bir fotoğrafın da bulunması, böylesi nadide bir esere katkı sağlamış olma mutluluğuna erişmeme sebep oldu.

Derinlerin Sırrı - Mahmut Suner

   Tamamı renkli, kuşe kağıda basılı ve ciltli olarak piyasaya çıkan bu kitabı sipariş etmek için; derinlerinsirri@gmail.com e-posta adresine bir e-posta göndermeniz yeterli.

25 Aralık 2013

Soğuk Koşullarda Çekim Önerileri


   Antarktika, Himalayalar, Pamir Dağları ve ülkemizin çeşitli dağlık bölgelerine çekim ya da tırmanış amaçlı birçok seyahat yaptığım bilindiği için, soğuk koşullarda kamera kullanımı ve dikkat edilecek hususlarda benden sıklıkla yardım ve bilgi isteyenler oluyor. Ben de, edindiğim bilgi ve tecrübeleri derleyip yayımlamak istedim.

Oytun Orgül - Queen Maud Land, Antarktika
Queen Maud Land, Antarktika

   Gelişen video teknolojileri nedeniyle artık video kameralarda neredeyse hiçbir mekanik aksam yok. Her şey elektronik devreler ve işlemciler vasıtası ile yapılıyor. Dolayısıyla, sıfırın altındaki ısılardan ya da aşırı ısı farklılıklarından etkilenecek mekanizmalar video kameralarda yer almıyor. Tabii bu durum, soğuk koşullar nedeniyle meydana gelecek olası sorunları tamamen ortadan kaldırmıyor. Bu tip koşullarda sorunsuz ve verimli çalışılması için dikkat edilmesi gereken bazı hususlar var.
   Öncelikle, soğuktan en çok etkilenen kamera parçası pil/akü oluyor. Soğukta çekim yapacaksanız yanınıza mutlaka bolca yedek pil almalısınız ve bu pillerin hepsinin şarjı tam olmalı. Kullanmadığınız zamanlarda dolu pillerin olabildiğince sıcak tutulması gerekiyor. Kullanılmasa bile, düşük sıcaklık nedeniyle piller çabuk boşalabiliyor. Kameranın üzerinde takılı olan ve o an kullanılan pile de büyük bir özen göstermek gerekiyor. Kayıt yapılmayan zamanlarda pili kameradan çıkartıp ceketinizin iç cebine ya da daha iyisi, vücudunuza temas edecek şekilde içliklerin içine koymak en iyi yöntem. Eğer bir dağ başındaysanız, kullanılabilecek tek ve en verimli ısı kaynağı vücut ısınızdır!
   Modern video kameralarda, pillerden sonra etkilenen ikinci parça, LCD ekranlar oluyor. LCD ekranlar, yapılarındaki sıvı (L harfi İngilizce'deki "Liquid" yani sıvı kelimesidir) nedeniyle, hava sıcaklığı -20 derecenin altına inince etkilenmeye başlıyor. Bu etkiyi, kameranın perde hızını(shutter speed) düşürdüğünüzde elde edeceğiniz görüntüye benzetebiliriz. LCD'de görünen bu görüntünün aksine kayıt böyle görünmüyor tabii; ancak bir süre sonra öyle bir hal alıyor ki, LCD kullanılmaz hale gelebiliyor. Bu durumlarda yapılabilecek tek şey; daha korunaklı olduğu için çalışma ihtimali daha yüksek olan, vizörü kullanmak. Eğer bu mümkün değilse veya vizör de soğuktan etkilenmişse, kamera kayıt edebildiği sürece çekime -göz kararı- devam etmek tek çare.
   Yıllar önce, Ilgaz Dağı'na yaptığım bir kış tırmanışına üç CCD'li profesyonel bir MiniDV kamera götürmüştüm. Dağda kamerayı çantasından çıkartıp açtığımda, ne ekranında ne de vizöründe görüntü vardı. Soğuktan etkilendiğini tahmin ederek tekrar çantasına yerleştirdim. Akşam olup çadırımı kurduktan sonra kamerayı tekrar çalıştırmayı denedim. Ekranda yine bir şey görünmüyordu; ancak biraz daha dikkatli baktığımda, aslında bir görüntünün olduğunu fark ettim. Diyaframı iyice açıp daha da dikkatli baktığımda ise ekranda sadece yeşil ve yeşilin tonlarında renklerden oluşan görüntü olduğunu anladım. Sadece yeşil ve tonlarının görünür olması, LCD ekrandan kaynaklı bir sorun olmadığına işaretti. Aklıma hemen CCD bloğu geldi. Çok büyük bir ihtimalle, kırmızı ve mavi renkleri algılayan CCD'ler donmuş ve sadece yeşil rengi algılayan CCD çalışır durumdaydı. O yıllardaki en iyi görsel efekt programları ile bile zor elde edilebilecek böylesi "video art" estetiğindeki görüntülerin, bir Ilgaz Dağı tırmanışını iyi yansıtamayacağını düşünerek kamerayı tekrar çantasına kaldırdım ve o faaliyette hiçbir görüntü çekemedim. Kamera ise, daha dönüş yolunda otobüste giderken çoktan kendine gelmişti.
   2010 Yılı'nda Antarktika'ya gitmeden önce aklımdaki en önemli soru, kameraların o koşullarda nasıl çalışacağıydı. Önlem olarak yapabileceğimiz tek şey, soğuk iklimlerde kullanım için özel olarak üretilmiş koruyucu kamera kılıflarından edinmekti. Porta Brace ve benzeri firmaların kutup koşulları için üretilmiş bazı kılıf modelleri var. Bu yalıtımlı kılıflar, içlerine ısıtıcı toz poşetleri de konulunca son derece etkili bir koruma sağlıyorlar. En azından kameraya direkt gelen rüzgarı engelliyorlar. Ancak, Antarktika'da günler geçtikçe, aslında bu kılıflara çok da ihtiyaç duyulmadığını fark ettik ve ekspedisyonun daha birinci haftasının sonunda, artık bu kılıflar takılı değilken de hiç sorunsuz çekim yapabiliyorduk. Tabii bu durumu sağlayan en önemli faktör; ciddi bir fırtına ve şiddetli rüzgara maruz kalmamış olmamız. Benzeri bir çekim koşuluna gidilecekse, en azından su (dolayısıyla rüzgar da) geçirmez bir kamera kılıfı edinilmeli. Unutmayın, hava sıcaklığı -10 derece olabilir; ancak rüzgar etkisiyle hava sıcaklığı 10, hatta 20 derece daha düşebilir! Eğer kullanacağınız kamera ya da lense uygun bir kılıfı piyasada bulamıyorsanız veya bu işi ithalat yöntemiyle halletmek istemiyorsanız; o zaman ülkemizde sipariş üzerine özel kılıflar üreten bir firma ile irtibata geçebilirsiniz. Antarktika'da kullandığım Fujinon marka 520 mm'lik lens için piyasada haliyle bir kılıf yoktu. Biz de "Survival" markası altında çanta ve benzeri tekstil ürünleri üreten firma ile irtibata geçip özel bir kılıf yaptırdık. Neredeyse mükemmel çalışan bu yalıtımlı kılıf sayesinde lensi, hem darbe ve sarsıntılardan hem de direkt gelen soğuk rüzgarlardan korumuş olduk.


Survival Lens Koruma Kılıfı
Özel üretim bir lens koruma kılıfı

   Kameraların aşırı ısı farklarına maruz kalması sonucu oluşan buğlanma da soğuk koşullarda çekim yapılırken karşılaşılabilinecek önemli sorunlardan biri. Soğuk bir koşulda çekim yaparken ara verip daha sıcak bir ortama girecekseniz ve bir süre sonra tekrar soğukta çekime devam edecekseniz, kamerayı soğuk olan ortamda bırakmak en iyi hareket olur. Aynı şey, tam tersi durumlar için de geçerli tabii. Eğer çalışır durumdaki bir hamamda çekim yapacaksanız; kamerayı en az iki kat poşete sarıp çekimden en az bir saat önce hamama koymalısınız. Isı farkı nedeniyle bir kez yoğuşan bir lensin tekrar kullanılabilir hale gelmesi, ortam şartlarına göre değişiklik göstermekle birlikte, zaman zaman bir saati bulabilir. Daha kötüsü, aşırı ve ani ısı farkı nedeniyle kameranın yüzeyinde oluşan yoğuşmanın aynı şekilde kameranın içinde de oluşabileceğini ve bu nedenle kameranın kullanılmaz hale gelebileceğini de unutmamak gerekiyor.


Oytun Orgül, Antarktika


   Kamerayı kullanan operatörün giyimine de değinmek istiyorum. Doğa koşullarında her zaman katmanlı giyim prensibini uygulamak gerekiyor. Eğer, soğuk bir doğa koşulunda çalışacaksanız en alt katman olarak içlikler, ara katman olarak polar ya da benzeri bir yalıtım katmanı ve dış katman olarak su, rüzgar geçirmez ve nefes alır astarlı bir ceket tercih etmelisiniz. Vücut, ısısının %60'ından fazlasını boyun ve baş bölgesinden kaybeder. Dolayısıyla, en dikkat edilmesi gereken bölgeler de bu bölgelerdir. Bere ya da yüz maskesi, ayrıca gerekirse dış katman ceketin başlığı ile bu bölgeler korunmalı. Ellerimizi ve ayaklarımızı vücudumuzun kaloriferi gibi düşünebiliriz; bu bölgeler sıcak tutulursa, kan dolaşımıyla oralardan geçen kan ısı kaybetmez. Ancak; iyi korunmazsa, dolaşımla geçen kan, ısı kaybeder ve vücut, kaybedilen bu ısıyı telafi etmek için ekstra enerji harcamak zorunda kalır. Tripodlar genellikle metalik malzemelerden üretilir ve dolayısıyla ısıl iletkenlikleri yüksektir. Soğuk bir ortamda kullanılırken, tripodların ortamdan da soğuk olmasının nedeni de budur. Elleri, hem tripodlara dokununca meydana gelen kondüksiyon tipi bu ısı kaybından hem de havanın soğuğundan korumak için mutlaka eldiven kullanılmalı. Piyasada, gerektiğinde uç kısmı katlanıp parmaksız hale gelebilen tek parmak eldivenler var. Çekimlerde kullanmak için en pratik ve yüksek korumalı eldivenlerin bu tip eldivenler olduğuna inanıyorum. Bu eldivenlerden bulanamaz ise; içe ince bir kat ipek eldiven, onun dışına da yalıtımlı bir tek parmak eldiven giyilerek koruma sağlanabilir ve gerektiği durumlarda dış kat eldiven çıkarılarak parmak hassasiyeti gerektiren ince işler aşırı ısı kaybedilmeden yapılabilir. Ayrıca, eğer soğuk bir ortamda uzun süre çekim yapılacaksa, mutlaka tripod kullanılmalı; çünkü aktüel çekimler esnasında kamera elde ya da omuzdayken genellikle eller de kalp hizasından yüksekte kalır. Ellerin uzun süre kalp hizasının üstünde kalması da dolaşım sistemini etkiler ve ellerin daha fazla üşümesine neden olur.

Oytun Orgül, Antarktika
Ulvetanna Dağı, Antarktika


     Bir çekim süresince sahip olduğumuz en değerli malzeme, içine görüntüleri kaydettiğimiz ve henüz aktarmadığımız kartlardır. Diğer tüm malzemelerin tamiri ya da telafisi mümkündür. Ancak, tüm gün çalışıp çektiğimiz ve belki de içinde bir daha tekrarlanamayacak anların kayıtlı olduğu hafıza kartlarına kesinlikle çok dikkat etmeliyiz. Eğer soğuk bir coğrafyada bulunuyorsanız büyük ihtimalle yerde kar da vardır. Olabildiğince büyük kapasiteli hafıza kartlarını kullanmak, o koşullarda sürekli kart değiştirme zahmetine girmenize ve bu değişiklik esnasında kartı kara düşürüp kaybetme olasılığını azaltmanızı sağlayabilir. Dolu kartları darbe ve sudan koruyarak taşımanın en etkili yolunun, benim de uzun yıllardır kullandığım, Pelican marka hafıza kartı kutuları olduğunu düşünüyorum. Bu son derece sağlam, su geçirmez ve sert polikarbondan üretilmiş kutular, en değerli malzemeniz olan hafıza kartlarını her türlü dış etkenden koruyabilirler.

Pelican 0945 Case
Pelican 0945 Case

   Son olarak, karlı koşullarda yapılan çekimlerin görsel ve estetik yönleri ile ilgili bazı önerilerde bulunacağım. Karlı doğa şartlarında çekim yaparken UV, ND, polarize ve degrade filtrelerin yanınızda bulunmasında büyük fayda var. UV filtre, güneş ışığındaki mor ötesi ışınımı azaltmak ve bu ışınımların video kameralar tarafından üretilen görüntülerdeki olumsuzluklarını azaltmak için, ayrıca lensi korumak için kullanılmalı. Yüksek irtifalarda bu mor ötesi ışınımın çok daha fazla olduğunu da hatırlatmakta fayda var. ND filtre, hem lensin en kapalı diyafram değerinin yetmediği aydınlık koşullarda, özellikle güneşli günlerde ışığı kontrol altına almak, hem de alan derinliği ile oynayabilmek için kullanılabilir. Polarize ve degrade filtreler de, özellikle gökyüzünün maviliğini bir miktar daha belirginleştirmek ve daha kontrastlı bir görüntü elde etmek için kullanılabilir. Karlı koşullarda kesinlikle otomatik diyafram kullanılmamalı. Etraftaki aşırı direkt ve kardan yansıyan ışık nedeniyle, kameranın dahili pozometresi yanılabilir ve çektiğiniz asıl objenin ya da kişinin olması gerektiğinden daha karanlık görünmesine neden olabilir. Aynı şekilde, otomatik beyaz ayarına da güvenilmemeli ve manuel beyaz ayarı yapılmalı. Tıpkı herhangi bir güneş ışığı kaynaklı dış mekan çekiminde önerildiği gibi, karlı dış mekan çekimlerini de mümkünse günün ilk ya da son saatlerinde yapmakta fayda var. Böylece hem daha yumuşak bir ışık ile çalışmış olunur, hem de özellikle gün batımına yakın oluşan, kırmızı ve turuncu tonların hakim olduğu çok güzel bir ışık yakalanabilir.

10 Aralık 2013

Sony'den Uygun Fiyatlı NXCAM Kamera: HXR-NX3


   HXR-NX3'ten, 2013 Yılı'nın Ağustos Ayı'nda İngiltere'den gelen bir e-posta ile haberdar oldum. NXCAM ürün grubuna yeni katılacak kamera, tasarlanıp üretildiği topraklar olan Japonya'dan ilk kez Ekim Ayı'nda, İstanbul'da lansman filmi çekilmek üzere çıkacaktı. Bana da, bu lansman filminde oyunculuk yapmak teklif ediliyordu. Hayatımda ilk kez karşılaştığım böylesi bir teklifi seve seve kabul ettim. İngiliz yapımcı Den Lennie ve yönetmen James Tonkin tarafından üç günde çekilen ve kameranın bugün duyurulması ile birlikte yayınlanan lansman filminde (demo reel) başrol İstanbul'un, ama İstanbul'da dolaşıp çekim yapan kameraman rolünde ben varım.


   Gelelim bu kameranın teknik özelliklerine. Öncelikle, bu kamera aynı ürün grubundaki HXR-NX5'in yerine çıkartılmış bir model değil. HXR-NX5 ile benzer özelliklere sahip ancak fiyat olarak biraz daha uygun bir model. 3 tane 1/2.8 inç'lik CMOS sensöre sahip kamera, AVCHD 2.0 formatı ve H.264 kodeği ile HD görüntü kaydı yapabiliyor.

Sony HXR-NX3

   Kameranın dikkat çeken önemli özelliklerinden biri lensi. 20X 'lik optik zoom özelliğine sahip Sony G lens, 28.8 mm (35mm full frame format eşdeğeri) geniş açıya sahip. Lens değiştirmeye yada adaptör takmaya gerek kalmadan bu kadar geniş bir aralıkta çalışmak çekimi son derece hızlandıran bir faktör. HXR-NX3, WiFi/NFC olarak tabir edilen yepyeni bir teknolojiye de sahip. Bu teknoloji ile, Android yada IOS işletim sistemli akıllı telefonlar yada tabletler ile kamerayı uzaktan kullanmak veya MP4 formatlı görüntü dosyalarını akıllı cihazlarınıza aktarmak mümkün. Ayrıca, NFC teknolojisini destekleyen mobil cihazları kameranın üzerinde yer alan NFC logosuna dokundurarak, son derece hızlı bir şekilde eşleyebiliyorsunuz.
   Kameranın üzerinde, profesyonel kameralarda pek rastlamadığımız, dahili bir LED ışık kaynağı bulunuyor. Haber yada röportaj gibi aktüel çekimlerde zor durumda kalınınca kullanılabilinecek bu ışık, 5500 Kelvin renk ısısıyla ve 30 derecelik bir açıyla ışık veriyor.
  
Dahili LED Işık

   Kamera, Memory Stick Duo yada SD/SDHC/SDXC tipi kartlara kayıt yapabiliyor. Ayrıca istenirse, bu kartlara eşzamanlı olarak da kayıt yapabiliyor. Böylece bir karta yüksek kalitede kayıt yaparken diğer karta daha düşük bir kalitede görüntü kaydı yapılabiliniyor. Bir kart yuvasındaki kart bittiğinde, kaydı kesmeden diğer yuvadaki karta geçiş de otomatik olarak yapılıyor. Saniyede 50 kareya kadar ağır çekim, dahili ND filtreleri, "Clear Image Zoom" özelliği ile 40X dijital zoom yapabilme, DV kalitesi ve çözünürlüğünde kayıt imkanı ve dahili stereo mikrofon kameranın diğer önemli özellikleri arasında yer alıyor.

Sony HXR-NX3
Fotoğraf: James Tonkin

   HXR-NX3 özellikle haber amaçlı çekimler, düşük bütçeli belgesel çalışmaları, kurumsal filmler ve eğitim amaçlı kullanıma yönelik tasarlanmış bir kamera. Uygun fiyatı, yeni nesil özellikleri ve tabiki İstanbul'un da etkisiyle, eminim kendi sınıfında ilgi gören bir kamera olacaktır.

Sony HXR-NX3
NXCAM HXR-NX3


Belgeselde Ekipman Kullanımı Anketi

POV tarafından hazırlanan, belgesellerde ekipman kullanımı ve tercihi ile ilgili bir anket çalışması.
http://www.pbs.org/pov/filmmakers/2013-documentary-equipment-survey.php#.UqhIyOLTTgg


2 Aralık 2013

Camerimage 2013


   Camerimage Uluslararası Sinematografi Film Festivali'nin 21.'si, 2010 Yılı'ndan beri festivale ev sahipliği yapan, Polonya'nın Bydgoszcs şehrinde gerçekleştirildi. Dünyanın birçok farklı ülkesinden gelen, başta görüntü yönetmenleri ve sinema öğrencileri olmak üzere, binlerce katılımcı yedi gün boyunca devam eden festivali takip etti. Dokuz farklı yarışma kategorisinde ödüllerin dağıtıldığı festivalin büyük ödülüne, görüntü yönetmenliğini Lukasz Zal ve Ryszard Lenczewski'nin üstlendiği “Ida” isimli film layık görüldü.

Festival merkezi Opera Nova

    Festivale, her sene olduğu gibi bu yıl da, dünyaca meşhur yönetmenler ve görüntü yönetmenleri misafir oldu. İrlandalı yönetmen Jim Sheridan yaşam boyu başarı ödülüne, Oscar ödüllü prodüksiyon tasarımcısı Rick Carter üstün başarı ödülüne, Amerikalı meşhur oyuncu ve yönetmen John Turturro yönetmen-oyuncu özel ödülüne, özellikle 90'lı yıllarda çektiği başarılı kliplerle tanınan Samuel Bayer müzik videosu alanında üstün başarı ödülüne, İsviçreli yönetmen Marc Forster ve Amerikalı görüntü yönetmeni Roberto Schaefer ikilisi görüntü yönetmeni-yönetmen ikili ödülüne, Oscar ödüllü kurgucu Joel Cox kurgu alanında üstün başarı ödülüne layık görüldü. Bu isimlerin yanı sıra Michael Seresin, Chris Doyle, Tom Stern, Reed Morano, Sean Bobbitt, John Schwartzman, Phedon Papamichael ve Vittorio Storaro gibi tanınmış görüntü yönetmenlerinin sunumlarıyla çeşitli konu başlıklarında söyleşiler ve atölye çalışmaları da yapıldı.

Fotoğraf: Wojciech Gruszczynski

    Film ve atölye çalışmaları aralarında katılımcılar tarafından ilgiyle gezilen “Camerimage Market” yani festival fuarı bölümünde, her yıl olduğu gibi bu yıl da, sinema endüstrisindeki teknolojik gelişmelere yön veren büyük şirketler en son ürünlerini tanıttılar. Katılımcılar, firma standlarında yeni kamera modellerini, lensleri ve ışıkları yakından görme ve hatta kullanma şansını yakaladılar.
    Bu yıl, yarışan veya gösterilen filmler arasında maalesef Türkiye yapımı hiç bir film yoktu. Ancak umarım önümüzdeki yıllarda hem film hem de katılımcı sayısı olarak ülkemizden daha fazla bir katılım olur. Festivale katılan az sayıdaki Türk katılımcının memnuniyeti ve olumlu görüşlerinin de buna katkıda bulunacağına inanıyorum.

Tom Stern ve Reed Morano Arri atölye çalışmasında

   Camerimage, özellikle görüntü yönetmenleri ve sinema öğrencileri olmak üzere, sinema sektöründeki herkese hitap eden uluslararası bir film festivali. Festival hakkında detaylı bilgi almak ve 22. Camerimage'ı kaçırmamak için www.camerimage.pl adresini ziyaret edebilirsiniz.

26 Kasım 2013

İyi Reklam Nasıl Olur? - 3


 Özellikle sosyal medyada çok konuşuldu ve paylaşıldı. İzlemeyen kalmamıştır ama iyi bir reklam filmi olduğu için burada da paylaşmak istedim.
 İspanya'da kapalı bir pistte, tek plan ve bir seferde çekilen Volvo Trucks reklam filmi.