23 Temmuz 2016
11 Nisan 2016
Sony FS7 Deneyimi
Yaklaşık
birbuçuk yıl önce piyasaya çıkan ve piyasaya çıktığı ilk
günlerden beri kullanmakta olduğum FS7'yi, Kaliforniya çöllerinden
Anadolu'nun bozkırlarına, İstanbul trafiğinin keşmekeşinden,
film stüdyolarına kadar birçok farklı ortamda, farklı
gereksinimleri olan projelerde kullanmış oldum. Aynı süreç
zarfında da Sony mühendisleri, geçtiğimiz günlerde üçüncü
versiyonunu çıkarmış oldukları güncelleme ile kamerayı
neredeyse kusursuz ve eksiksiz bir hale getirdi. Neredeyse diyorum
çünkü; artık günümüzde bir video kamera, sadece bir kamera
olmaktan çok, yazılım aracılığıyla yeni ve daha gelişmiş
fonksiyonlar yüklenebilen bir bilgisayar gibi çalışır hale
geldi. Teorik olarak, bir kamerada bulunan işlemci ve hafıza
donanımının kapasitelerini aşmayacak ve yazılım yoluyla
eklenebilecek her türlü yeni özelliği, bellenim güncellemesi
yaparak bir kameraya kazandırabiliyoruz. Tıpkı, FS7'ye üçüncü
versiyon güncellemesiyle gelen “Image Scan Mode” ve “Interval
Recording” özellikleri gibi.
![]() |
| Sony PXW-FS7 (Fotoğraf: Oytun Orgül) |
FS7'nin
model adındaki “F” İngilizce “Film”, “S” ise “Style”
kelimelerinin baş harflerinden oluşuyor. Kamerayı özel yapan işte
bu “Sinema Stili” kullanım özellikleri. Bu özelliklerden
başlıcaları; büyük bir sensör (Super35 ebatlarında),
değiştirilebilir objektif, harici bir kayıtçıya RAW yani ham
görüntü kaydedebilme, 4K çözünürlüğünde kayıt ve tabii
LOG'lu kayıt imkanları. Her bir özelliği aslında bir süredir
farklı kamera modellerinde deneyimleme şansına erişebilmiştik.
FS7'yi özel yapan ise bu farklı özellikleri, görece çok daha
uygun bir fiyat karşılığında, bir arada sunması oldu.
![]() |
| FS7 ile Kaliforniya'daki Temecula Şehri'nde Çekim (Fotoğraf: Çağlar Mallı) |
Bütçe,
sinema salonlarından mobil cihazlara kadar farklı mecralar için
üretilen her türlü video işi için son derece belirleyici bir
kriter. Bütçeniz ne kadar büyükse, imkanlarınız ve dolayısıyla
hayal ettiklerinizin gerçekleşebilmesi ihtimali de aynı oranda
büyüyor. Herhangi bir film projesinde post-prodüksiyon
işlemlerinin bütçenin giderek artan önemli bölümünü
oluşturuyor olması, özellikle son 10 yıldır kabul görmüş bir
gerçek. Analogdan dijitale, SD'den HD'ye, HD'den 4K'ya geçiş
süreçleri ile birlikte, post prodüksiyon sürecinde yapılabilecek
çeşitli görsel düzenleme seçenekleri ve bunlar için
harcanabilecek zaman da gün geçtikçe arttı. Şartlar böyleyken,
her türlü ihtiyacı karşılayabilecek ve farklı bütçelere sahip
işlerde verimli kullanılabilecek tek kameraya sahip olmak da
kullanıcıların en önemli tercih kriteri oldu. FS7 de bence bu
ihtiyacı tam anlamıyla karşılayabilecek piyasadaki ilk
kameralardan biri oldu. Bütçenize göre istediğiniz iş akışını
belirleyip, çekim formatınızı ve ayarlarınızı da buna göre
seçerek olabildiğince verimli bir sonuç elde edebilirsiniz.
Kameranın sunduğu alternatifleri, çok kabaca, aşağıdaki gibi
senaryolara dökmek mümkün;
“Post-prodüksiyon
için hiç bütçemiz yok maalesef!” = XAVC kodeğiyle çek.
“Post-prodüksiyon
için biraz bütçemiz var.” = XAVC kodeğiyle S-Log'lu çek.
“Post-prodüksiyon
için bütçemiz var.” = RAW çek.
Bu
farklı senaryolara çözünürlükle ilgili hiçbir veri yazmadım.
FS7; HD, UHD ve 4K çözünürlüklerinde çekim yapabiliyor.
Projenin mecrasına ya da teslim şartlarına göre istenilen
çözünürlüğü seçmek size kalmış ancak; UHD veya 4K gibi
çözünürlüklerde çalışılacaksa, kaydetme ve depolama
ortamlarına dikkat etmekte fayda var. Çünkü 4K için gereken
saklama yeri, HD'ye göre yaklaşık olarak 3 kat daha fazla. Çekim
anında aktarma sürelerini minimuma indirmek için hızlı aktarım
arabirimleri(USB 2'yi unutun!) ve hem saklama hem de yedekleme için
yüksek kapasiteli (gigabayt'larca yerine terabayt'larca) diskler
kullanılmalı.
![]() |
| Sony FS7 (Fotoğraf: Oytun Orgül) |
RAW
görüntü kaydının ne olduğunu, fotoğraf dünyasında çok daha
yaygın kullanılıyor olduğu için biliyoruz. Sensörden gelen
verinin, herhangi bir sıkıştırma(kodekli) ya da işleme tabi
olmadan, direkt olarak karta yazılması ile elde edilen ham
görüntüye RAW deniyor. Peki LOG'lu çekim nedir?
“LOG”
terimi matematikten bildiğimiz “logaritmik” kelimesinden
geliyor. Kısaca anlatmak gerekirse; LOG'lu çekim, sensörün en
geniş dinamik aralıkta görüntü üretebildiği ISO seviyesine
çıkıp gelen sinyallerin logaritmik olarak kaydedilmesidir.
Böylece, renklerin düzeltilmesine ve ışığın dengelenmesine
sonradan imkan tanıyacak şekilde son derece düz (flat) bir görüntü
ortaya çıkar. Ne siyahlar tam siyahtır, ne de beyazlar tam
beyazdır; tüm renkler ara tonlardadır. Ancak, dinamik aralık son
derece geniştir ve FS7 de 14 diyaframlık dinamik aralığa bu
şekilde çıkabilmektedir. Her kamera üreticisi kendi LOG'una ya da
LOG'larına sahiptir çünkü her sensörün kendine özgü sinyal
üretme kabiliyetleri vardır. Bu karakteristik özelliklere de en
uygun olan özgün LOG'ların oluşturulması gerekmektedir. Sony
kameralarda bulunan LOG'lara S-Log adı veriliyor. Bir FS7 satın
aldığınızda kameranın içinde hazır olarak S-Log2 ve S-Log3
yüklü geliyor.
![]() |
| FS7 ile S-Log2 gece çekimi. (Fotoğraf: Oytun Orgül) |
LOG
ve RAW dünyası ile birlikte hayatımızı giren bir diğer terim de
LUT yani “Look Up Table” oldu. RAW veya LOG'lu çekim yapılırken,
vizörde ya da monitörde LOG'un düz(flat) görüntüsü yerine daha
doğru renklerde görüntü görülmesini sağlayan ve aslında birer
dosya olan LUT'ları kameranın içinde hazır gelenlerden seçebilir
yahut kendiniz LUT dosyaları yaratıp kameraya yükleyebilirsiniz.
Vizörde LUT'lu görüntü gören bir operatör veya görüntü
yönetmeni pozlamayı daha doğru ve kolay yapabilir. Aynı şekilde,
monitöründe LUT'lu görüntü gören bir yönetmen, sahnedeki
ışığın ve renklerin post-prodüksiyon sonrası nasıl
görüneceğini daha iyi anlayabilir.
Bu
kadar teknik bilgiden sonra, biraz da kameranın kullanımına
yönelik bilgileri ve görüşlerimi paylaşmakta fayda var. FS7, bir
“grab and shoot” yani kap ve çek kamerası olarak tasarlanmış.
Kameranın içinden, tasarıma entegre olan ve omuzda kullanmaya
yarayan bir tutamaç çıkıyor. Bu pratik tutamaç, aktüel çekimler
yapılması gerekiyor ve asistansız çalışılıyor ise son derece
faydalı; tabii ki, çift elle kamerayı tutabileceğiniz dengeli
omuz aparatları kadar etkili değil ancak, o an sette böyle bir
aparat yoksa ya da bu aparatı takacak zamanınız yoksa, kesinlikle
hayat kurtarıyor. Tutamaç üzerinde kayıt, zoom(SELP28135G gibi
servo motorlu bir lens takılıysa) ve çeşitli kısa yol düğmeleri
de bulunuyor. Kameranın tasarımı son derece modüler. Üst
taraftaki tutacak, LCD ekran ve mikrofon tutacağı sökülebiliniyor.
Hatta bunların tamamı söküldüğünde kamera son derece kompakt
oluyor. Bu da kameranın insansız hava araçlarında, steadycamde,
çeşitli kamera sabitleme sistemlerinde ve uygun sualtı
kabinlerinde rahatlıkla kullanılabilir olmasını sağlıyor.
FS7'de, FS100'den ve FS700'den alışık olduğumuz bir vizör
sistemi var. Vizör, LCD ekran üzerine monte edilebiliyor ve
istendiğinde kolayca yukarı kaldırılarak izlemeyi LCD ekran ile
yapmaya imkan sağlıyor. Kameranın üzerinde 3,5 inç'lik yüksek
çözünürlüklü bir LCD ekran bulunuyor. İstenilen şekilde ve
seviyede konumlandırmanıza müsade edecek şekilde tasarlanmış bu
ekran, bir çubuk sistemi ile kameraya monte ediliyor. Ekranı, öğlen
güneş en tepedeyken ve hatta güneş ışığı ekrana direkt
düştüğü anlarda bile kullanabildim. Gerekirse, ekranın hemen
yanındaki ayar düğmesi ile kontrastı mevcut ışık koşullarında
rahat izleme yapabilecek şekilde ayarlayabiliyorsunuz.
![]() |
| FS7 ile Umman Çölleri'nde çekim. (Fotoğraf: Alper Tombul) |
Gelelim,
V3.00 (hatta V3.10 da çıkmış yakın zamanda) bellenim
güncellemesi ile gelen özelliklere. FS7'de eksikliğini en çok
hissettiğim üç önemli özellik, bu güncelleme ile kameraya
gelmiş bulunuyor. Bunlardan en önemlisi “Image Scan Mode”. Bu
özellik ile, 35mm sensör alanını tam olarak kaplamayan tüm
lensleri bu kamerada kullanabiliyoruz. Mesela Super16 kameralar için
üretilmiş bir lensiniz var. Bu özellik gelmeden önce böyle bir
lensi kameraya taktığınızda “vignetting”, yani görüntünün
etrafında siyahlık görünüyor olacaktı. Bu yeni özellik ile
kamera, sensörün sadece orta bölümünü kullanarak ve herhangi
bir büyütme işlemi yapmadan, vignetting efekti olmaksızın tam
ekran görüntü üretebiliyor(en fazla 2K çözünürlüğünde).
Aynı şekilde, 2/3inç'lik ENG tipi lensleri de kullanmak artık
mümkün.
Timelapse'in
Sony kameralardaki adı “Interval Recording”. FS7'de bu zamana
kadar hala olmamasına en şaşırdığım özellik de “Interval
Recording” 'di. Neyseki, yeni güncellemede bu özellik artık var.
İstediğiniz kayıt aralığını ve kayıt karesini seçtikten
sonra kamera size herhangi bir ekstra işlem yapmanız gerekmeden,
kullanıma hazır, timelapse klipler üretiyor.
Yeni
güncelleme ile gelen bir diğer önemli özellik de, netleme yapmaya
yardımcı olmak için kullanılan “Focus Magnification” 'ın
artık tutacak üzerinde yer alan ufak yönlendirme düğmeleri ile
istenilen yere doğru kaydırılabilir olması. Bu güncellemeden
önce, netleme alanı yakınlaştırması yapıldığında, sadece
ekranın ortasına doğru iki kademeli bir yakınlaştırma oluyordu.
Eğer netlemek istediğiniz obje ya da kişi ekranın ortasında
değilse, mecburen kadrajınızı bozup bu obje ya da kişiyi
kadrajın ortasına almanız gerekiyordu. Şimdi ise,
yakınlaştırdığınız alanı istediğiniz yöne doğru
kaydırarak, netlemek istediğiniz alanı ekrana getirebiliyorsunuz.
![]() |
| Sony FS7 (Fotoğraf: Oytun Orgül) |
Son
olarak, çekimini yaptığınız her ne olursa olsun, filminize son
derece etkili bir dramatik katma değer sağlayan ağır çekim
özelliğine değinmekte fayda var. FS7 HD çözünürlüğünde,
zaman sınırlaması olmaksızın, saniyede 150 kareye kadar(NTSC'de
180 kareye kadar) ağır çekim yapabiliyor. Hatırlanacağı üzere,
FS700'de ağır çekim yapılırken, belli kayıt süresi
kısıtlamaları oluyordu fakat; FS7'de benzeri bir süre kısıtlaması
olmadan, istediğiniz kadar ağır çekim yapılabilirsiniz. Ayrıca,
yüksek karelere çıkıldığında görüntüde “crop” yani
kırpma olmuyor. Opsiyonel olarak satılan XDCA-FS7 ünitesi
takıldığında ise kameranın ağır çekim hızı saniyede 240
kareye kadar çıkıyor. Üstelik bunu 2K ve RAW olarak
yapabiliyorsunuz.
Bilindiği
üzere, opsiyonel olan XDCA-FS7 ünitesinin en önemli özelliği
kameraya 12bit RAW görüntü çıkışı özelliğini kazandırması.
Ancak, bu ünitenin pek bilinmeyen birkaç özelliği daha var.
Bunlardan en önemlisi, bu ünite takılıyken HD çözünürlüğünde
Apple ProRes 422 kayıt yapılabiliyor olması. Bazı iş akışları
için eğer ProRes kodeği gerekiyor veya tercih ediliyorsa bu ünite
takılıyken çekim yapılmalı ve kayıt tercihlerinden ProRes
seçilmeli. Ayrıca, XDCA-FS7 ünitesi üzerinde yer alan Timecode ve
Genlock giriş çıkışları sayesinde, çoklu kamera uygulamaları
da daha kolay yapılabiliyor.
| Sony FS7 (Fotoğraf: Oytun Orgül) |
FS7,
kullanıcılara çok çeşitli kullanım opsiyonları tanıması ve
uygun fiyatı ile kısa zamanda en çok tercih edilen 4K kameralardan
biri oldu. Ben de, son zamanlarda gerçekleştirdiğim bazı
projelerde bu kamerayı tercih ettim. Sorunsuz olarak farklı çekim
senaryolarına adapte edebileceğiniz ve “future proof” yani,
uzun yıllar kullanabileceğiniz bir kamera arıyorsanız, FS7
kesinlikle tercihiniz olabilir. Yakın zamanda piyasaya çıkan küçük
kardeşi FS5 ile aralarında çeşitli farklılıklar var. FS5,
FS7'ye göre daha uygun fiyatlı ve daha kompakt bir kamera.
Özellikleri birbirlerine çok yakın kameralar olmasına rağmen,
FS7 daha yüksek ve çeşitli kalitelerde kayıt imkanları sunuyor.
Ancak, ihtiyaçlarınıza ve bütçenize göre tercih edeceğiniz bu
iki kameranın da, uzun yıllar severek kullanılabilecek şekilde
tasarlanmış, başarılı kameralar olduğu kesin.
27 Şubat 2016
4K ve 4K'ya Geçiş Süreci Söyleşisi
Haftalık bilişim teknolojileri ve ekonomi gazetesi BThaber'in 22-28 Şubat 2016 sayısında, 4K ve 4K'ya geçiş süreci ile ilgili bir söyleşim yayınlandı.
![]() |
| BThaber sayı 1060 sayfa 26 |
Kendinizden bahsedebilir misiniz? Sony
ile bir araya nasıl geldiniz?
İstanbul Bilgi
Üniversitesi Sinema ve TV Bölümü'nden mezun oldum. Serbest
olarak görüntü yönetmenliği yapıyorum. Genellikle yabancı
prodüksiyonlar için çalışıyorum ve belgesel, reklam, tanıtım
filmi gibi projelerde görev alıyorum. 2011 yılından beri,
Sony'nin Avrupa çapındaki başarılı medya profesyonellerini
biraraya getiren Bağımsız Sertifikalı Uzman(ICE) isimli eğitim
programı bünyesinde Sony Profesyonel müşterilerine yönelik
çeşitli eğitimler ve sunumlar veriyorum, ürün testleri ve
tanıtımları yapıyorum.
Öncelikle 4K teknolojisinden bahsedebilir misiniz? 4K teknolojisi hayatımızda neleri değiştirecek?
Öncelikle 4K teknolojisinden bahsedebilir misiniz? 4K teknolojisi hayatımızda neleri değiştirecek?
4K, HD çözünürlüğünün yaklaşık 4
katı daha fazla piksel sunan bir video çözünürlük formatı.
HD'ye kıyasla çok daha etkileyici görüntüler sunan bir format.
Renklerin daha doygun ve renk tonlarının daha çeşitli olması,
bugüne dek televizyon ekranlarında göremediğimiz kalitede
görüntüler görmemizi sağlıyor. Tabii hem yayının 4K olması
hem de izlenen monitör ya da televizyonun 4K çözünürlüğü
destekliyor olması gerekiyor. Hayatımızdaki öncelikli ve en
büyük değişiklik, 4K'yı destekleyen yeni televizyonlara veya
ekranlara geçiş olacaktır. Tabii gözle görülür çözünürlük
artışının etkisi ile, televizyon veya sinema filmi izleme keyfi
de artacaktır.
4K’ya geçiş sürecinde Türkiye’yi ve dünyayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Nasıl bir süreç bizi bekliyor?
4K’ya geçiş sürecinde Türkiye’yi ve dünyayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Nasıl bir süreç bizi bekliyor?
Süreç, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde
de son derece hızlı ilerliyor. 4K yayın yapan televizyonların
sayısı giderek artıyor. Sanırım, en geç iki yıl içinde tüm
yeni televizyonlar 4K'yı ve hatta HDR(High Dynamic Range)
teknolojisini destekliyor olacak. Ayrıca, 4K projeksiyon
cihazlarının kurulduğu yeni sinema salonlarının sayısında da
artış var. Bugün bile 4K projeksiyon cihazlarının kurulu olduğu
salon sayısı 300'ün üzerinde. Önümüzdeki sene bu sayının
400'ü geçmesi bekleniyor. Bu süreçte, tüketicilerden daha çok
yayıncı kuruluşlara büyük bir görev düşüyor. Daha fazla 4K
içerik üretmek için 4K iş akışına ve yayıncılık
altyapısına yatırım yaparak, bu çözünürlüğü olabildiğince
fazla sayıda tüketiciye ulaştırmaya yönelik bir süreç takip
etmeliler.
4K’ya geçerken
ekipman seçimlerinde nelere dikkat etmek gerekir?
4K
yatırımı yaparken, 4K çekim yapabilen kameralardan daha çok, 4K
iş akışına dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
4K çözünürlüğünde çekim yapabilen kameraların sayısı
giderek artıyor. Geleceğe dönük, uzun ömürlü kamera yatırımı
yapmak isteyenler mutlaka 4K çekim yapabilen bir kamera tercih
etmeli. Ayrıca, XAVC gibi 4K iş akışında son derece verimli
çalışan kodeklere sahip kameralar tercih edilirse, 4K
çözünürlüğünde çalışırken maksimum performans elde
edilebilinir. Sony'nin PXW-FS5 ve PXW-FS7 model kameraları, hem
düşük maliyetli olmaları hem de XAVC kodeği ile çekim
yapabilmeleri sebebiyle, 4K kamera yatırımı için doğru bir
tercih olabilir.
Ancak, 4K hem daha fazla işlemci gücü hem
de daha fazla saklama alanı gerektirdiği için, asıl dikkat
edilmesi gereken alan post-prodüksiyon süreci olmalı. Hızlı,
pratik ve etkili bir iş akışı için mutlaka 4K çözünlüğünü
kaldırabilecek sistemler edinilmeli. Ayrıca, saklama ve arşivleme
gibi ihtiyaçlar için çok daha yüksek kapasiteli sabit diskler
tercih edilmeli.
Sinema, dizi ve
reklam sektörünün 4K teknolojisine bakış açılarından
bahsedebilir misiniz?
4K destekleyen mecraların sayısı
arttıkça; 4K içerik üretimi de artacaktır. Mesela, sinema
salonlarındaki 4K projeksiyon cihazlarının sayısı arttıkça,
reklam verenler de bu teknolojiyi destekleyen içerikler üretmek
isteyecektir. Bu da, 4K çekilecek reklam filmlerinin sayısında
artışa sebep olacaktır.
Sinema ve dizi gibi mecralarda 4K
çekim yapmanın bazı teknik avantajları da var. Elinizdeki 4K
çözünürlüğünde çekilmiş bir görüntüyü, gerekirse dijital
olarak stabilize etmek veya dijital olarak yeniden
kadrajlamak(çerçevelemek), HD çözünürlüğündeki bir görüntüyü
stabilize etmeye veya kadrajlamaya göre çok daha verimli. Sadece bu
sebeple, yayını 4K olmayacak bazı içerikler bile 4K
çözünürlüğünde çekilebiliyor.
Ancak, daha fazla
çözünürlük aynı zamanda daha fazla detay ve bununla birlikte
daha fazla hatanın görülmesi riskini de beraberinde getiriyor.
Büyük ekranlarda ya da perdede, çok daha yüksek çözünürlükle
bir filmi izlerken, çekim esnasında yapılan bazı teknik
hataların(ışık, kamera hareketi, dekor ve makyaj gibi)
görünürlüğü de artar. Bu da, dizi ve sinema filmi içerik
üreticilerinin dikkat etmesi gereken bir husus.
Sanal gerçeklik
teknolojisi (VR) sizce gelecekte sinema ya da televizyonlarda yer
alabilir mi?
Bu alandaki gelişmeler umut verici. Şimdilik,
mobil mecralarda giderek daha fazla popüler hale gelen sanal
gerçeklik, sanırım yakın zamanda evlerimize ve hatta sinema
salonlarına da girecek. Sürekli yeniliklere ihtiyac duyan teknoloji
dünyası ve sinema endüstrisinin bir sonraki önemli gelir
kaynağının sanal gerçeklik olması da kaçınılmaz gibi
görünüyor.
![]() |
| English version |
25 Aralık 2015
Göbeklitepe Çekimi
Kasım 2015'te, Sony FS7 ve Zeiss lensler ile Göbeklitepe'de yaptığım çekimden bazı kareler...
Etiketler:
belgesel,
çekim,
gobeklitepe,
göbeklitepe,
şanlıurfa
13 Şubat 2014
Sony PMW-300 Deneyimi
XDCAM
ürün grubunun yeni modellerinden biri olan PMW-300, yüksek satış
rakamlarına ulaşmış olan XDCAM EX3'ün yerini aldı. Yaklaşık
yedi yıl önce piyasaya çıkan EX3, sağlamlığı ve pratikliği
ile son derece başarılı olan ve benim de sıklıkla kullanmakta
olduğum bir kamera. Ancak, ilerleyen video teknolojileri, yeni kayıt
formatlarının ortaya çıkması ve kullanıcıların daha yüksek
kayıt standartlarına ulaşma beklentileri, PMW-300 'ün
geliştirilmesinde büyük rol oynadı.
![]() |
| Sony PMW-300 |
PMW-300,
4:2:2 renk örneklemesiyle ve saniyede 50 Mb bit-rate oranıyla HD
görüntü kaydı yapabiliyor. Kamera, ürün grubunun daha alt
modellerinden farklı olarak, bu yıl çıkacak opsiyonel bir yazılım
yükseltmesi ile XAVC formatında da kayıt yapabiliyor olacak.
PMW-300'ün en dikkat çekici özelliğinin bu olduğunu düşünüyorum.
XAVC formatı Sony tarafından ilk kez PMW-F55 ve PMW-F5 modellerinde
kullanılmaya başlandı. 12-bit'e kadar renk derinliği ve 4:4:4
renk örneklemesi gibi son derece yüksek bir görüntü kalitesi
sunan bu formatı, PMW-300'ün kullanım ömrünü son derece
uzatacak bir yazılım yükseltme yatırımı olarak görüyorum.
Şu
anda piyasada bulunan PMW-300, PMW-300K1 model adı ile satılıyor.
K1, kameranın Fujinon marka 14x zoom oranlı HD lens ile birlikte
satılan modelinin adı. Bu lens, EX3 ile birlikte gelen lens ile
aynı ve F1.9 diyafram açıklığı ile son derece de hızlı.
PMW-300K2 model adı ile bu yıl içerisinde piyasaya çıkacak
modelde ise, 16x zoom oranlı ve yine Fujinon marka bir lens olacak.
Zoom oranındaki fark dışında, K2 modeli ile birlikte gelecek
lenste görüntü dengeleyicinin(image stabilizer) bulunmaması ve
filtre çapının 82mm olacak olması en önemli fark.
PMW-300'de
3 tane EXMOR CMOS sensör bulunuyor. Yüksek hassasiyetli bu
sensörler ile, tıpkı PMW-200 modelinde olduğu gibi, düşük ışık
koşullarında son derece iyi sonuçlar alınabiliyor. Ürün
grubunun diğer kameralarından farklı olarak PMW-300'de, “3D
Noise Reduction” yani üç boyutlu gürültü azaltma isimli
yazılımsal bir gürültü azaltma teknolojisi kullanılmış.
Böylece, PMW-200 ve PMW-100'de gözlemlediğim, olması gerekenden
biraz daha fazla olan gürültü oranı da azaltılmış.
Kameranın
dikkat çekici bir diğer özelliği de yeni tasarım vizör ve LCD
ekranı. EX3'te kullanılan vizör sistemi tamamen değiştirilmiş
ve çok daha fonksiyonel bir tasarım ortaya çıkmış. LCD ekran,
3,5 inç büyüklüğünde ve 960 yatay 540 dikey gibi yüksek bir
piksel çözünürlüğüne sahip. Böylece, son derece hızlı ve
pratik net yapılabiliniyor. İstenildiği zaman sökülebilen bu
vizör sistemi, 360 derece dönebiliyor. LCD ekrandaki görüntü bir
ayna vasıtası ile, açılıp kapanabilir vizöre yansıtılıyor ve
tıpkı klasik bir vizör kullanımındaki gibi izlenebiliniyor.
İstenildiği zaman, vizör kapağı kaldırılarak görüntü
aynadan yansıtılan LCD ekran görüntüsünden takip edilebiliyor.
Eğer LCD ekranı direkt görmek veya görüntü, kameranın yan
tarafından takip edilmek istenirse, aynanın olduğu bölüm de
açılarak ekrana ulaşılabilir. Bu üç kademeli ve tamamen
ayarlanabilir sistem, kameranın boyutlarına oranla biraz büyük
olsa da, kullanım ihtiyaçlarına göre pratik bir şekilde
ayarlanabildiği için gerektiği durumlarda çok verimli olabilir.
Vizörün kamera bağlantı noktaları metalik bir malzemeden imal
edildiği için son derece sağlam görünüyor.
EX3'ün
alışılmışın dışında, yarı omuz tipi olarak adlandırılan
kendine özgün bir tasarımı vardı. PMW-300'de bu tasarım
değiştirilmiş ve klasik bir el kamerasına daha çok benzeyen bir
tasarım yapılmış. Ancak, gerektiği durumlarda destek olması
için, kameranın altına kızak sistemi ile kapanıp açılabilen
bir omuz destek aparatı yerleştirilmiş. Bu kızaklı destek
sistemi, bana ilk bakışta sanki çok fazla etkili olmayacakmış
izlenimi vermişti; fakat kamerayı açıp omuzuma aldığımda,
aslında verimli çalışan ve ele yüklenen ağırlığın neredeyse
yarısını omuza aktaran bir sistem olduğunu anladım. Uzun süren
aktüel çekimlerde operatörü rahatlatan bu pratik sistem ile daha
az sarsıntılı ve yorucu olmayan aktüel çekimler yapmak mümkün.
2
adet SDI çıkışı, timecode girişi ve çıkışı, genlock
girişi, i.LINK girişi ve çıkışı ve HDMI çıkışı gibi
zengin giriş çıkışlara sahip kamera, ayrıca 4 kanal ses kaydı
yapabiliyor. 15 saniyeye kadar önbellek kaydı, saniyede 60 kareye
kadar ağır çekim modu(720p'de), wi-fi ile farklı cihazlarla
bağlantı kurma ve önceden hazırlanan meta veri dosyalarını
yükleyebilme, kameranın diğer gelişmiş özellikleri arasında
yer alıyor. PMW-300'de, XDCAM EX kameralar ve serinin daha alt
modellerinden farklı olarak dahili bir fan da bulunuyor. Tahminimce,
ileriye dönük olarak ve XAVC formatının yüksek işlemci gücü
gereksinimi düşünülerek konulmuş olan bu fanın hava çıkışı,
kameranın üst tarafında ve tutamaçın hemen altında yer alıyor.
Son derece sessiz olan fan, eğer istenirse, menüdeki bir seçenek
ile ayarlanabiliyor ve kayda girince otomatik olarak kapanabiliyor.
Kamerayı
çantasından çıkartıp incelemeye başladığımda dikkatimi ilk
çeken şey, kameranın beklediğimden biraz daha ağır olmasıydı.
Orta boy bir pil, iki SxS kart, lens güneşliği ve harici mikrofon
da takılıyken kameranın toplam ağırlığı 4 kilonun üstüne
çıkıyor. Bir el kamerasına göre beklenenden daha ağır
olmasında, kameranın son derece sağlam metal bir gövdeye sahip
olması, LCD ve vizör sisteminin daha gelişmiş olması ve dahili
omuzluk sisteminin etkisi çok. Eğer hafif ve daha ufak ebatlarda
bir el kamerası arıyorsanız, belkide PMW-200 daha uygun bir tercih
olabilir. Ancak, eğer aradığınız kamera bir omuz kamerası ise,
PMW-300 uygun fiyatlı ve ufak ebatlı bir alternatif olabilir.
Halen
bir XDCAM EX serisi kameraya sahipseniz, PMW-300'e geçiş yapmak çok
daha kolay ve uygun fiyatlı olabilir. PMW-300'ün düğmeleri ve
menü yapısı XDCAM EX serisi kameralarınki ile neredeyse aynı.
Ayrıca, sahip olduğunuz pilleri, kartları, kart okuyucuları, lens
adaptörünü, birçok aksesuarı ve tabii daha da önemlisi
neredeyse aynı iş akışını PMW-300'de de kullanabilir ve yatırım
maliyetinizi düşürebilirsiniz.
Kameranın
ürettiği görüntüyü test edebilmek ve 4:2:2 renk örneklemesi
ile saniyede 50 Mb bit-rate oranının olumlu etkilerini en iyi
şekilde görebilmek için Recce Films'in Kadıköy'deki stüdyosunda
bir yeşil ekran(green box) çekimi gerçekleştirdim. Elde ettiğimiz
sonuçlar gayet tatminkârdı. PMW-300, beklenildiği gibi, düşük
gürültülü ve kaliteli görüntüler verdi. Çekilen görüntülerin
fonuna başka görüntüler eklemek, son derece hızlı ve başarılı
bir şekilde gerçekleşti.
Sağlam
yapısı, XAVC kodeğini destekleyecek olması, değiştirilebilir
bir lense sahip olması ve 4:2:2 50 Mb/sn kayıt kalitesi ile
PMW-300, EX3'ün yerini fazlasıyla ve birçok üstün özellikle
dolduruyor. Eğer uygun fiyatlı ve omuz kamerasına alternatif
olabilecek çok yönlü bir kamera arıyorsanız, PMW-300 son derece
doğru bir tercih olabilir.
Etiketler:
HD,
kamera,
PMW 300,
PMW-300,
SONY,
sony pmw-300,
video kamera,
XAVC,
XDCAM,
xdcam pmw-300
28 Ocak 2014
Pamirler'in Kalbine Yolculuk
Orta Asya’nın
uçsuz bucaksız stepleri arasında yükselen dağ sıralarından
biri olan Pamirler, büyük bölümü Tacikistan’da olmak üzere,
Kırgızistan ve Çin topraklarında yer alıyor. Benim bu dağlara
gidiş amacım ise bu bölgeye özgü ve ismini Venedikli ünlü gezgin Marco
Polo’dan alan Marco Polo koyunlarını bir belgesel için
görüntülemek. Sadece Pamirler’in yüksek bölgelerinde yaşayan
bu nadir vahşi koyun cinsi etkileyici şekil ve büyüklükteki
boynuzları ile tanınıyor.
Bölgeye ulaşmak
için önce Kırgızistan’a oradan da Kırgız-Art geçidi
üzerinden Tacikistan’a geçmeye karar verdik. Kırgızistan’ın
başkenti Bişkek’e indikten sonra güneydeki Oş şehrine Rus
yapımı eski bir Antonov uçağı ile uçtuk. Bu noktadan sonra kara yolu ile sınırı geçip bölgeye ulaşmaktan başka bir yol
yok. Bozuk toprak yollarda saatlerce süren yolculuktan ve sayısız
kontrol noktasından sonra Kyzyl-Art geçidinden Tacikistan’a
ulaştık. Aralarında bölgenin en yüksek zirvelerinden biri olan
Peak Lenin’in de bulunduğu yüzlerce zirve manzaramızın birer
parçası. Bir süre sonra ilk konaklama yerimiz olan Kara-Kul gölü
kıyısındaki ana kampa varıyoruz. Saatler süren yol boyunca
gördüğümüz tek şey bir kaç tane araç. Etrafta hiç bir
yerleşim yeri yok. Ana kamp denilen bu bina ise bölgeye gelen
batılı avcıların konaklaması için bir Rus turizm şirketi
tarafından yapılmış. Bahçesindeki bayrak direğinde Rusya
Federasyonu bayrağı dalgalanıyor.
Kara-Kul Gölü
Orta Asya’nın en büyük ve en yüksek göllerinden biri.
380 km ² yüz
ölçümünde olan ve 3900 metrede yer alan göl, milyonlarca yıl
önce bir meteor çarpması sonucu oluşmuş ve bu gerçek ancak
yetmişli yıllarda çekilen uydu fotoğraflarının incelenmesi
sonucu anlaşılmış. Gölün civarında yapılacak kısa bir
yürüyüşle deforme olmuş, parçalanmış ve kararmış kaya veya
taşları görmek mümkün.
| Kara-Kul Gölü kıyısındaki ana kamp. |
MURGAP
Ekibimizin büyük
bir bölümü ABD’den gelen avcılardan oluşuyor. Dünyanın bir
çok değişik bölgesinde ‘big game’ yani büyük oyun olarak
adlandırdıkları avlarda bulunmuş ve değişik türlerde hayvanlar
avlamış olan ekibin bu seferki hedefi Marco Polo koyunları.
Rehberlerimiz ise bölge konusunda deneyimli olan yerel halk.
Yaklaşık on beş kişiden oluşan ekip ertesi gün ikiye bölünüyor.
Bir kısmı Kara-Kul Gölü’nün kıyısındaki ana kampta
kalırken, benim de dahil olduğum altı kişilik ekip Çin sınırına
yakın Murgap isimli bölgeye gitmek üzere gece yarısı yola
çıkıyor. Sabahın erken saatlerinde bölgeye varıyoruz. Burada,
yaklaşık 4500 metre irtifada olan ve Tacikistan - Çin sınırını
belirleyen dikenli tellerin hemen yakınlarına yapılmış iki odalı
ufak bir kulübeye yerleşiyoruz.
Çevreye bakmak
için dışarı çıkıyorum. Etrafı 5000 metrelik dağlarla çevrili
genişce bir düzlükteyiz. Her yer karlarla kaplı ve etrafta hiç
bir yerleşim yok. Uzaklara, Çin tarafına doğru baktığımda iki
tepenin arasından yükselen dev bir kütle görüyorum. İşte
orada. Orta Asya’nın en yüksek zirvelerinden biri olan meşhur
Muztag-Ata Dağı. 7546 metre yüksekliğindeki bu dağ, muhteşem
görüntüsü ve heybetiyle görenleri büyülüyor.
![]() |
| Çin sınırı ve arkada Muztag-Ata Dağı |
Kulübemizin
bulunduğu düzlük alanda bir de yak sürüsü var. Orta Asya’nın ve Himalayalar'ın
yüksek bölgelerinde yaşayan bu hayvanlar uzun tüyleri ve
boynuzları ile tanınıyor. Yakınlarda yaşayan ve geçimini bu
yaklarla sağlayan bir Kırgız ailesine ait olan sürüde yaklaşık 40
kadar yak var. Oldukça sakin görünen yaklar zamanlarının büyük
bölümünü kar altında kalmış otlara ulaşıp karınlarını
doyurmaya çalışarak geçiriyor.
![]() |
| Donmuş bir yak boynuzu. |
PAMİRLER’İN
YÜZLERİ
Yerel rehberimiz
olan ve bölgeyi avucunun içi gibi bilen Salih, Kırgızistan’ın
Oş şehrinde eşi ve iki çocuğu ile birlikte yaşayan bir Kırgız.
Kendi aramızda rahatlıkla anlaşabiliyoruz. Bir çok ortak kelime
kullandığımızı anlıyor ve her seferinde çok şaşırıyoruz.
Salih, geçimini keskin gözleri ile bu bölgede rehberlik yapıp
Marco Polo koyunlarını bularak sağlıyor ve herhangi bir Kırgız
ailesinin ortalama kazancından çok daha fazlasını, yılın altı ayını
bu dağlarda geçirerek kazanabiliyor.
Ekibimizde
aşcılık ve rehberlik yapan iki tane de Tacik var. Birinin adı
Hüseyin. Tacik iç savaşı sırasında bir kumandan olduğunu
söyleyen Hüseyin şimdi bizimkine benzeyen av turlarında rehberlik
yaparak geçimini sağlıyor. Tacikistan’ın bu bölgesinde yaşayan
halkın bir bölümü Farsi kökenli. Konuştukları dil ise
Farsça’ya çok benziyor. Afgan halkıyla da akraba olan bu toplum,
İslamiyet’in Şii mezhebinin İsmaili topluluğundan. Ağa Han
ailesi önderliğindeki bu topluluk Orta Doğu ve Asya’nın bir çok
değişik coğrafyasında yaşıyor.
Takip eden
günlerde bölgedeki yüksek vadi sistemlerinde Marco Polo
koyunlarını arıyoruz. Zaman zaman 40-50 başdan oluşan sürülerle
karşılaşıp bunları görüntülüyorum. Bazen, kilometrelerce
öteden kokumuzu alıp yükseklere doğru kaçıyorlar. Bölgedeki
tek canlılar vahşi koyunlar değil. Bu dağlara özgü dağ
keçilerine ve kurt sürülerine de rastlıyoruz zaman zaman.
Kurtlar, Anadolu’dakilere kıyasla çok daha iri. İlk kez uzakdan
gördüğümde biraz ürküyorum ancak etrafımdaki herkesde tüfek
olduğunu hatırlamam içimi rahatlatıyor.
YÜKSEK İRTİFADA
SATRANÇ
Dağlarda koyun
peşinde oradan oraya koşuşturmak dışında kalan ve kulübede
geçen zamanlarda kendimize bir uğraş edinmek için yaptığımız
arayışlar bir sonuç veriyor. Rus rehberimiz Nikolai ile bir
satranç takımı yapmaya karar veriyoruz. Ben tahtayı, o da
taşları yapacak. Hemen dışarı çıkıp kulübenin önündeki
yakacak yığınından uygun bir tahta parçası buluyorum. Sobadan
çıkardığım kömürleşmiş parçalarla da tahtanın üstüne
siyah kareleri ve çizgileri çiziyorum. Nikolai ise taşlar için
son derece yaratıcı bir çözüm buluyor. Biraz un ve suyu uygun
bir kıvama gelene kadar yoğurup şekillendiriyor ve sobanın
üzerinde pişiriyor. Böylece satranç taşlarımız da hazır
oluyor. Kalan günlerde Nikolai ile onlarca çekişmeli oyun
oynuyoruz. Bir çoğunu o kazansa da arada sırada benim de
kazandığım oyunlar oluyor.
| El yapımı satranç tahtası ve taşları |
SINIR GÜVENLİĞİ
VE UYUŞTURUCU TRAFİĞİ
Kaldığımız
kulübe Çin sınırına çok yakın. Sovyetler zamanında yapılan
ve sınır boyunca uzanan dikenli ve elektrikli teller hala
sapasağlam. Henüz çevredeki yerleşimlerde bile elektrik yokken
bu ıssız coğrafyaya yıllar önce elektrik getirilmiş.
Sovyetlerin dağılması ve Tacikistan devletinin kurulması ile
tellere verilen elektrik kesilmiş. Bu kadar uzun ve dağlık bir
sınırın güvenliğini sağlayan bu tellere çok iyi bakıldığı
hemen fark ediliyor. Sınır güvenliğine bu derece önem
vermelerinin bir diğer nedeni ise, bölgenin dünyanın en önemli
uyuşturucu trafiğine sahip olması. Afganistan’da üretilen başta
esrar olmak üzere bir çok uyuşturucu madde Tacikistan’dan sonra
diğer Türki Cumhuriyetler ve Türkiye üzerinden yasa dışı
yollarla Avrupa’ya ulaştırılıyor. Şehirlerarası yollarda sık
sık yapılan kontrollerin nedeni de işte bu uyuşturucu trafiğini
azaltma düşüncesi. Avrupa Birliği’nin de desteğiyle
gerçekleşen bir projenin parçası olan bu arama noktaları bugün
maalesef amacından sapıp, ‘baksheesh’ yani rüşvet toplama
noktaları haline gelmiş durumda.
![]() |
| Muztag-Ata Dağı |
MEDENİYETE DÖNÜŞ
Bu ıssız
bölgede bulunma nedenim olan Marco Polo koyunlarını, şansımızın
olduğu günlerde görüntüleme fırsatını yakaladık ve geçen 12
günün ardından Kara-Kul Gölü kıyısındaki ana kampa dönüş
yoluna geçtik. Gelirken havanın karanlık olması nedeniyle
göremediğim Asya kıtasının, motorlu araçların geçmesine uygun
en yüksek geçitlerinden biri olan 4655 metre yüksekliğindeki
Ak-Baital Geçidi’nden geçiyoruz. Ak-Baital Türkçe’de beyaz at
anlamına geliyor. Bu geçit ilk açıldığı yıllarda dünyanın
en yüksek geçitlerinden biriymiş. Yapımı sırasında bir çok
işçinin öldüğü geçidin en tepe noktasında, ölen işçiler
anısına yapılmış bir de anıt bulunuyor.
Ana kampımızda,
günlerdir uzak kaldığımız banyo, elektirik ile aydınlanma, uydu
telefonu, televizyon ve yatak gibi konforlarla bir kaç gün boyunca
hasret giderip yine Kyzyl-Art geçidi üzerinden Kırgızistan’a
dönüyoruz.
Dünyanın çatısı
diye adlandırılan etkileyici, ama bir o kadar da geri kalmış bu
coğrafya şimdilik sadece av merakı olan insanları
ağırlayabiliyor. Ancak döndüğü her köşede karşısına
yaşanacak bir macera çıkacağını bilen ve dünyada hala pek çok
keşfedilmemiş köşe olduğunu da bilen maceraperest gezginler için
bu bir engel olamaz.
31 Aralık 2013
Yeni Bir Kitap: Derinlerin Sırrı
Ülkemizde, sualtı dünyası ve donanımlı dalış sporu üzerine kitap hazırlayan çok az yazar var maalesef. Ancak bir kişi var ki, bu alanda yazdığı birbirinden değerli ve başarılı eser ile bir istisna; Mahmut Suner.
Mahmut Suner'in son kitabı olan "Derinlerin Sırrı", kendi yazıları da dahil olmak üzere, farklı araştırmacılar ve bilim insanlarının ülkemiz suları üzerine hazırladığı yazı ve makaleleri içeriyor. Ülkemiz karasularındaki ilginç batıklardan, Kaçkar Dağları'ndaki Deniz Gölü'ne yapılan bir araştırma dalışına kadar bir çok farklı konuda makalenin olduğu kitapta ayrıca, yüzden fazla renkli su üstü ve sualtı fotoğrafı da yer alıyor. Bu fotoğraflar arasında, benim çekmiş olduğum bir fotoğrafın da bulunması, böylesi nadide bir esere katkı sağlamış olma mutluluğuna erişmeme sebep oldu.
Mahmut Suner'in son kitabı olan "Derinlerin Sırrı", kendi yazıları da dahil olmak üzere, farklı araştırmacılar ve bilim insanlarının ülkemiz suları üzerine hazırladığı yazı ve makaleleri içeriyor. Ülkemiz karasularındaki ilginç batıklardan, Kaçkar Dağları'ndaki Deniz Gölü'ne yapılan bir araştırma dalışına kadar bir çok farklı konuda makalenin olduğu kitapta ayrıca, yüzden fazla renkli su üstü ve sualtı fotoğrafı da yer alıyor. Bu fotoğraflar arasında, benim çekmiş olduğum bir fotoğrafın da bulunması, böylesi nadide bir esere katkı sağlamış olma mutluluğuna erişmeme sebep oldu.
![]() |
| Derinlerin Sırrı - Mahmut Suner |
Tamamı renkli, kuşe kağıda basılı ve ciltli olarak piyasaya çıkan bu kitabı sipariş etmek için; derinlerinsirri@gmail.com e-posta adresine bir e-posta göndermeniz yeterli.
25 Aralık 2013
Soğuk Koşullarda Çekim Önerileri
Antarktika, Himalayalar, Pamir Dağları ve ülkemizin çeşitli dağlık bölgelerine çekim ya da tırmanış amaçlı birçok seyahat yaptığım bilindiği için, soğuk koşullarda kamera kullanımı ve dikkat edilecek hususlarda benden sıklıkla yardım ve bilgi isteyenler oluyor. Ben de, edindiğim bilgi ve tecrübeleri derleyip yayımlamak istedim.
| Queen Maud Land, Antarktika |
Gelişen video teknolojileri nedeniyle artık video kameralarda neredeyse hiçbir mekanik aksam yok. Her şey elektronik devreler ve işlemciler vasıtası ile yapılıyor. Dolayısıyla, sıfırın altındaki ısılardan ya da aşırı ısı farklılıklarından etkilenecek mekanizmalar video kameralarda yer almıyor. Tabii bu durum, soğuk koşullar nedeniyle meydana gelecek olası sorunları tamamen ortadan kaldırmıyor. Bu tip koşullarda sorunsuz ve verimli çalışılması için dikkat edilmesi gereken bazı hususlar var.
Öncelikle, soğuktan en çok etkilenen kamera parçası pil/akü oluyor. Soğukta çekim yapacaksanız yanınıza mutlaka bolca yedek pil almalısınız ve bu pillerin hepsinin şarjı tam olmalı. Kullanmadığınız zamanlarda dolu pillerin olabildiğince sıcak tutulması gerekiyor. Kullanılmasa bile, düşük sıcaklık nedeniyle piller çabuk boşalabiliyor. Kameranın üzerinde takılı olan ve o an kullanılan pile de büyük bir özen göstermek gerekiyor. Kayıt yapılmayan zamanlarda pili kameradan çıkartıp ceketinizin iç cebine ya da daha iyisi, vücudunuza temas edecek şekilde içliklerin içine koymak en iyi yöntem. Eğer bir dağ başındaysanız, kullanılabilecek tek ve en verimli ısı kaynağı vücut ısınızdır!
Modern video kameralarda, pillerden sonra etkilenen ikinci parça, LCD ekranlar oluyor. LCD ekranlar, yapılarındaki sıvı (L harfi İngilizce'deki "Liquid" yani sıvı kelimesidir) nedeniyle, hava sıcaklığı -20 derecenin altına inince etkilenmeye başlıyor. Bu etkiyi, kameranın perde hızını(shutter speed) düşürdüğünüzde elde edeceğiniz görüntüye benzetebiliriz. LCD'de görünen bu görüntünün aksine kayıt böyle görünmüyor tabii; ancak bir süre sonra öyle bir hal alıyor ki, LCD kullanılmaz hale gelebiliyor. Bu durumlarda yapılabilecek tek şey; daha korunaklı olduğu için çalışma ihtimali daha yüksek olan, vizörü kullanmak. Eğer bu mümkün değilse veya vizör de soğuktan etkilenmişse, kamera kayıt edebildiği sürece çekime -göz kararı- devam etmek tek çare.
Yıllar önce, Ilgaz Dağı'na yaptığım bir kış tırmanışına üç CCD'li profesyonel bir MiniDV kamera götürmüştüm. Dağda kamerayı çantasından çıkartıp açtığımda, ne ekranında ne de vizöründe görüntü vardı. Soğuktan etkilendiğini tahmin ederek tekrar çantasına yerleştirdim. Akşam olup çadırımı kurduktan sonra kamerayı tekrar çalıştırmayı denedim. Ekranda yine bir şey görünmüyordu; ancak biraz daha dikkatli baktığımda, aslında bir görüntünün olduğunu fark ettim. Diyaframı iyice açıp daha da dikkatli baktığımda ise ekranda sadece yeşil ve yeşilin tonlarında renklerden oluşan görüntü olduğunu anladım. Sadece yeşil ve tonlarının görünür olması, LCD ekrandan kaynaklı bir sorun olmadığına işaretti. Aklıma hemen CCD bloğu geldi. Çok büyük bir ihtimalle, kırmızı ve mavi renkleri algılayan CCD'ler donmuş ve sadece yeşil rengi algılayan CCD çalışır durumdaydı. O yıllardaki en iyi görsel efekt programları ile bile zor elde edilebilecek böylesi "video art" estetiğindeki görüntülerin, bir Ilgaz Dağı tırmanışını iyi yansıtamayacağını düşünerek kamerayı tekrar çantasına kaldırdım ve o faaliyette hiçbir görüntü çekemedim. Kamera ise, daha dönüş yolunda otobüste giderken çoktan kendine gelmişti.
2010 Yılı'nda Antarktika'ya gitmeden önce aklımdaki en önemli soru, kameraların o koşullarda nasıl çalışacağıydı. Önlem olarak yapabileceğimiz tek şey, soğuk iklimlerde kullanım için özel olarak üretilmiş koruyucu kamera kılıflarından edinmekti. Porta Brace ve benzeri firmaların kutup koşulları için üretilmiş bazı kılıf modelleri var. Bu yalıtımlı kılıflar, içlerine ısıtıcı toz poşetleri de konulunca son derece etkili bir koruma sağlıyorlar. En azından kameraya direkt gelen rüzgarı engelliyorlar. Ancak, Antarktika'da günler geçtikçe, aslında bu kılıflara çok da ihtiyaç duyulmadığını fark ettik ve ekspedisyonun daha birinci haftasının sonunda, artık bu kılıflar takılı değilken de hiç sorunsuz çekim yapabiliyorduk. Tabii bu durumu sağlayan en önemli faktör; ciddi bir fırtına ve şiddetli rüzgara maruz kalmamış olmamız. Benzeri bir çekim koşuluna gidilecekse, en azından su (dolayısıyla rüzgar da) geçirmez bir kamera kılıfı edinilmeli. Unutmayın, hava sıcaklığı -10 derece olabilir; ancak rüzgar etkisiyle hava sıcaklığı 10, hatta 20 derece daha düşebilir! Eğer kullanacağınız kamera ya da lense uygun bir kılıfı piyasada bulamıyorsanız veya bu işi ithalat yöntemiyle halletmek istemiyorsanız; o zaman ülkemizde sipariş üzerine özel kılıflar üreten bir firma ile irtibata geçebilirsiniz. Antarktika'da kullandığım Fujinon marka 520 mm'lik lens için piyasada haliyle bir kılıf yoktu. Biz de "Survival" markası altında çanta ve benzeri tekstil ürünleri üreten firma ile irtibata geçip özel bir kılıf yaptırdık. Neredeyse mükemmel çalışan bu yalıtımlı kılıf sayesinde lensi, hem darbe ve sarsıntılardan hem de direkt gelen soğuk rüzgarlardan korumuş olduk.
2010 Yılı'nda Antarktika'ya gitmeden önce aklımdaki en önemli soru, kameraların o koşullarda nasıl çalışacağıydı. Önlem olarak yapabileceğimiz tek şey, soğuk iklimlerde kullanım için özel olarak üretilmiş koruyucu kamera kılıflarından edinmekti. Porta Brace ve benzeri firmaların kutup koşulları için üretilmiş bazı kılıf modelleri var. Bu yalıtımlı kılıflar, içlerine ısıtıcı toz poşetleri de konulunca son derece etkili bir koruma sağlıyorlar. En azından kameraya direkt gelen rüzgarı engelliyorlar. Ancak, Antarktika'da günler geçtikçe, aslında bu kılıflara çok da ihtiyaç duyulmadığını fark ettik ve ekspedisyonun daha birinci haftasının sonunda, artık bu kılıflar takılı değilken de hiç sorunsuz çekim yapabiliyorduk. Tabii bu durumu sağlayan en önemli faktör; ciddi bir fırtına ve şiddetli rüzgara maruz kalmamış olmamız. Benzeri bir çekim koşuluna gidilecekse, en azından su (dolayısıyla rüzgar da) geçirmez bir kamera kılıfı edinilmeli. Unutmayın, hava sıcaklığı -10 derece olabilir; ancak rüzgar etkisiyle hava sıcaklığı 10, hatta 20 derece daha düşebilir! Eğer kullanacağınız kamera ya da lense uygun bir kılıfı piyasada bulamıyorsanız veya bu işi ithalat yöntemiyle halletmek istemiyorsanız; o zaman ülkemizde sipariş üzerine özel kılıflar üreten bir firma ile irtibata geçebilirsiniz. Antarktika'da kullandığım Fujinon marka 520 mm'lik lens için piyasada haliyle bir kılıf yoktu. Biz de "Survival" markası altında çanta ve benzeri tekstil ürünleri üreten firma ile irtibata geçip özel bir kılıf yaptırdık. Neredeyse mükemmel çalışan bu yalıtımlı kılıf sayesinde lensi, hem darbe ve sarsıntılardan hem de direkt gelen soğuk rüzgarlardan korumuş olduk.
![]() |
| Özel üretim bir lens koruma kılıfı |
Kameraların aşırı ısı farklarına maruz kalması sonucu oluşan buğlanma da soğuk koşullarda çekim yapılırken karşılaşılabilinecek önemli sorunlardan biri. Soğuk bir koşulda çekim yaparken ara verip daha sıcak bir ortama girecekseniz ve bir süre sonra tekrar soğukta çekime devam edecekseniz, kamerayı soğuk olan ortamda bırakmak en iyi hareket olur. Aynı şey, tam tersi durumlar için de geçerli tabii. Eğer çalışır durumdaki bir hamamda çekim yapacaksanız; kamerayı en az iki kat poşete sarıp çekimden en az bir saat önce hamama koymalısınız. Isı farkı nedeniyle bir kez yoğuşan bir lensin tekrar kullanılabilir hale gelmesi, ortam şartlarına göre değişiklik göstermekle birlikte, zaman zaman bir saati bulabilir. Daha kötüsü, aşırı ve ani ısı farkı nedeniyle kameranın yüzeyinde oluşan yoğuşmanın aynı şekilde kameranın içinde de oluşabileceğini ve bu nedenle kameranın kullanılmaz hale gelebileceğini de unutmamak gerekiyor.
Kamerayı kullanan operatörün giyimine de değinmek istiyorum. Doğa koşullarında her zaman katmanlı giyim prensibini uygulamak gerekiyor. Eğer, soğuk bir doğa koşulunda çalışacaksanız en alt katman olarak içlikler, ara katman olarak polar ya da benzeri bir yalıtım katmanı ve dış katman olarak su, rüzgar geçirmez ve nefes alır astarlı bir ceket tercih etmelisiniz. Vücut, ısısının %60'ından fazlasını boyun ve baş bölgesinden kaybeder. Dolayısıyla, en dikkat edilmesi gereken bölgeler de bu bölgelerdir. Bere ya da yüz maskesi, ayrıca gerekirse dış katman ceketin başlığı ile bu bölgeler korunmalı. Ellerimizi ve ayaklarımızı vücudumuzun kaloriferi gibi düşünebiliriz; bu bölgeler sıcak tutulursa, kan dolaşımıyla oralardan geçen kan ısı kaybetmez. Ancak; iyi korunmazsa, dolaşımla geçen kan, ısı kaybeder ve vücut, kaybedilen bu ısıyı telafi etmek için ekstra enerji harcamak zorunda kalır. Tripodlar genellikle metalik malzemelerden üretilir ve dolayısıyla ısıl iletkenlikleri yüksektir. Soğuk bir ortamda kullanılırken, tripodların ortamdan da soğuk olmasının nedeni de budur. Elleri, hem tripodlara dokununca meydana gelen kondüksiyon tipi bu ısı kaybından hem de havanın soğuğundan korumak için mutlaka eldiven kullanılmalı. Piyasada, gerektiğinde uç kısmı katlanıp parmaksız hale gelebilen tek parmak eldivenler var. Çekimlerde kullanmak için en pratik ve yüksek korumalı eldivenlerin bu tip eldivenler olduğuna inanıyorum. Bu eldivenlerden bulanamaz ise; içe ince bir kat ipek eldiven, onun dışına da yalıtımlı bir tek parmak eldiven giyilerek koruma sağlanabilir ve gerektiği durumlarda dış kat eldiven çıkarılarak parmak hassasiyeti gerektiren ince işler aşırı ısı kaybedilmeden yapılabilir. Ayrıca, eğer soğuk bir ortamda uzun süre çekim yapılacaksa, mutlaka tripod kullanılmalı; çünkü aktüel çekimler esnasında kamera elde ya da omuzdayken genellikle eller de kalp hizasından yüksekte kalır. Ellerin uzun süre kalp hizasının üstünde kalması da dolaşım sistemini etkiler ve ellerin daha fazla üşümesine neden olur.
![]() |
| Ulvetanna Dağı, Antarktika |
Bir çekim süresince sahip olduğumuz en değerli malzeme, içine görüntüleri kaydettiğimiz ve henüz aktarmadığımız kartlardır. Diğer tüm malzemelerin tamiri ya da telafisi mümkündür. Ancak, tüm gün çalışıp çektiğimiz ve belki de içinde bir daha tekrarlanamayacak anların kayıtlı olduğu hafıza kartlarına kesinlikle çok dikkat etmeliyiz. Eğer soğuk bir coğrafyada bulunuyorsanız büyük ihtimalle yerde kar da vardır. Olabildiğince büyük kapasiteli hafıza kartlarını kullanmak, o koşullarda sürekli kart değiştirme zahmetine girmenize ve bu değişiklik esnasında kartı kara düşürüp kaybetme olasılığını azaltmanızı sağlayabilir. Dolu kartları darbe ve sudan koruyarak taşımanın en etkili yolunun, benim de uzun yıllardır kullandığım, Pelican marka hafıza kartı kutuları olduğunu düşünüyorum. Bu son derece sağlam, su geçirmez ve sert polikarbondan üretilmiş kutular, en değerli malzemeniz olan hafıza kartlarını her türlü dış etkenden koruyabilirler.
![]() |
| Pelican 0945 Case |
Son olarak, karlı koşullarda yapılan çekimlerin görsel ve estetik yönleri ile ilgili bazı önerilerde bulunacağım. Karlı doğa şartlarında çekim yaparken UV, ND, polarize ve degrade filtrelerin yanınızda bulunmasında büyük fayda var. UV filtre, güneş ışığındaki mor ötesi ışınımı azaltmak ve bu ışınımların video kameralar tarafından üretilen görüntülerdeki olumsuzluklarını azaltmak için, ayrıca lensi korumak için kullanılmalı. Yüksek irtifalarda bu mor ötesi ışınımın çok daha fazla olduğunu da hatırlatmakta fayda var. ND filtre, hem lensin en kapalı diyafram değerinin yetmediği aydınlık koşullarda, özellikle güneşli günlerde ışığı kontrol altına almak, hem de alan derinliği ile oynayabilmek için kullanılabilir. Polarize ve degrade filtreler de, özellikle gökyüzünün maviliğini bir miktar daha belirginleştirmek ve daha kontrastlı bir görüntü elde etmek için kullanılabilir. Karlı koşullarda kesinlikle otomatik diyafram kullanılmamalı. Etraftaki aşırı direkt ve kardan yansıyan ışık nedeniyle, kameranın dahili pozometresi yanılabilir ve çektiğiniz asıl objenin ya da kişinin olması gerektiğinden daha karanlık görünmesine neden olabilir. Aynı şekilde, otomatik beyaz ayarına da güvenilmemeli ve manuel beyaz ayarı yapılmalı. Tıpkı herhangi bir güneş ışığı kaynaklı dış mekan çekiminde önerildiği gibi, karlı dış mekan çekimlerini de mümkünse günün ilk ya da son saatlerinde yapmakta fayda var. Böylece hem daha yumuşak bir ışık ile çalışmış olunur, hem de özellikle gün batımına yakın oluşan, kırmızı ve turuncu tonların hakim olduğu çok güzel bir ışık yakalanabilir.
Etiketler:
antarktika,
çekim,
dağlar,
ekspedisyon,
film çekimi,
himalayalar,
kamera,
kamera operatörü,
kameraman,
pamir dağları,
soğuk,
soğuk koşullarda çekim,
soğukta çekim,
video
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















.jpg)
